213 ülke, yüzbinlerde şehir, sayısız dil ve dinin olduğu ve 7 milyar insanın yaşadığı yeryüzünde aynı anda neler oluyor?

Hiç düşündünüz mü şuanda, tam da siz bu yazıyı okurken dünyanın dört bir köşesinde neler olup bitiyor?

  • Bir yanardağ patlıyor belkide yıllar sonra
  • İki dost karşılıklı çay içiyor 
  • Denizin dalgaları kıyıya vuruyor
  • Yeni bir bebek daha dünyaya geliyor
  • Dünyanın bir ucundan güneş batarken diğer ucundan doğuyor
  • Soyu tükenmekte olan bir fok balığı sırf derisi için öldürüyor
  • Bir insan daha hayatını kaybediyor
  • Bir kadın yüksek sesle kahkaha atıyor
  • Kimseden habersiz Aşk acısı çekiyor bir insan 
  • Arabadan çıkan egsoz gazları ozon tabakasındaki deliği büyütüyor 
  • Bir adam camide namaz kılıyor
  • Dünyanın en kuzeyinde büyük buz parçası daha kopuyor denize doğru
  • İşinden yeni çıkmış bir sürü insan trafikte bekliyor
  • Bir orman daha yangına feda oluyor
  • Dünyanın güney yarım küresinde insanlar denize girerken kuzey yarım küresinde kar yolları kapatıyor
  • Bir inşaat işcisi nasır tutmuş elleriyle yöğmiyesini alıyor 
  • Bir clup’te sarhoş olmuş gençler dans ediyorlar
  • Sosyal medyada Aynı anda binlerce fotoğraf paylaşılıyor
  • Asyanın güneyine yağan muson yağmurlar ülkeyi sel altında bırakırken, Afrika kıtasında susuzluktan bir çocuk ölüyor
  • Bir kadın bir adama aşık oluyor
  • Bir adam tekerlekli sandalyesi olduğu için şöförüne otobüsün arka kapıyı açmasını rica ediyor
  • Bir evsiz çöplerden aldığı bidonları satıyor 
  • Bir asker yanık sesiyle şarkı söylüyor gece nöbetinde
  • Bir kadın Hapisanedeki kocasından bir mektup alıyor
  • Bir banka soyuluyor
  • Fotoğraf makinasını silah sanan bir kız çocuğu ellerini havaya kaldırarak ağlıyor
  • Bir devlet adamı sırf kendi çıkarları için halkına açtığı savaşda masum bir ailenin ölümüne neden oluyor
  • Bir Arkadaş grubu Cafe’de oturup sohbet etmek yerine internette geziyorlar
  • Doğum günü partisinde bir pastanın mumları yanıyor 
  • Bir kadın eşi tarafından dayak diyor sessizce çığlık atarak
  • Konser alanında bir adam su satmaya çalışıyor
  • Bir adam kendi büyüttüğü domatesleri toplayıp eşine veriyor
  • Küçük bir kız kafasını cama dayamış hayal kuruyor
  • Bir üniversiteli vizelere çalışamadığı için sınava gitmiyor
  • Müziği değiştirirken önünde aracı görmeyen bir şöför kaza yapıyor 
  • Rezidansın 38. Katında takım elbise giymiş adamlar tarafından bir dosya daha imzalanıyor
  • Pilot yolcularına iniş anonsu yapıyor
  • Uyuştucu almış bir adam bad tribe gidiyor
  • Bir adam uyuyor
  • Norveçli bir çocuk evinin penceresinden Kuzey ışıkları izliyor
  • Yol yapmak için emir verilen orman arazisinde bir ağaç daha kesiliyor
  • Bir kadın ve bir adam sevişiyorlar
  • Bir trenin penceresine ateş böceği içeri gidiyor
  • Kilisenin papazı öğüt veriyor
  • Bir taksi şöförü diğer taksi şöförüne korna çalarak küfür ediyor
  • Bir grup insan denizi kirlettikleri için çanlar eşliğinde denizden özür diliyorlar
  • Deniz manzaralı bir balık lokantasında sadece çatal ve bıçak sesleri geliyor
  • Bir adam, kadına seni seviyorum diyor
  • Bir çocuğun bisikletin tekeri patlıyor
  • Okyanusun fazla çekilmesi binlerce balığın ölümüne neden oluyor
  • Köy okulunun kardan dolayı yolu kapandığı için tatil ediliyor
  • Bir kadın otobüsün en arka koltuğunda kitap okuyor
  • Sabah güneşi sokakta uyuyan bir adamı uyandırıyor
  • Bir baba eve giderken çocuklarına çikolata alıyor
  • Yaşlı bir kadın ameliyat masasında öylece yatıyor, vücuduna açılan deliklerden habersiz
  • Sinemanın arka koltuklarında iki liseli öpüşüyor
  • Bir aile evde hep beraber yemek yiyor
  • Bir gazeteci daha tutuklanıyor…

Dünya Turu 104. Gün | Hindistan

Sri Lanka Yol Günlüklerim | Dünya Turu 94. Gün

Bugün Dünya Turuna çıkalı 94 gün oldu. 22 ülkede sayısız insan tanıdım, onlarca şehirde bulundum, kilometrelerce yol teptim çokça güzel anılar biriktirdim…

 

Şimdi ise ülkemden 6306 km uzaklıkta bir ada ülkesi Sri Lanka’da dün gece bizi evine davet eden bir doktorun evindeyim. 15 gün boyunca geçirdiğimiz Sri Lanka macerasının son gününde elimde kahve karşımda tropikal orman ve manzaranın tadını çıkartıyorum.

 

03.11.2015 gecesi

Tam arkamda bir adam oturuyordu. Baştan aşağıya beyaz giymiş, boynunda büyükçe bir kolye vardı. Türbülansa giren uçağın her sarsıntısında bir dua mırıldanıyor uçak yalpalandıkça adamın ” Bismillah ” ları tizleşiyordu. Bestami ve Oktay abi çoktan uykuya dalmışlardı, pilotun inişe geçiyoruz anonsuyla uyanıyor gibi olsalarda diğer tarafa dönüp uyumaya devam ettiler.

– Khaled Hosseini –

Çapraz olarak omzunun önünden beline doğru giden mavimsi bir elbise giymiş esmer tenli hostes, tek tek koltukları gezip kemerleri bağlayın uyarılarını yaptığı sırada 4 saat geçmiş ve havaalanına iniş yapıyorduk. İçimde diğer ülkelerden farklı olan bir heyecan vardı bu ülkeye karşı. Tropikal bir ada ülkesinde tamamen farklı bir coğrafyanın içinde bulunmak düşüncesi bile yeterdi bunun için.
Daha önce internet üzerinden online olarak 30 dolar karşılığında aldığımız vizelerimizi gösterip Passaport kontrolünü çok rahat bir şekilde geçtikten sonra otobüs terminalini andıran bir havaalanı ile karşılaştık. Taksi !! Taksiiii seslerine kulak asmadan havaalanında çıkıp yürümeye koyulduk hakkında hiç bir şey bilmediğimiz bir ülkenin yollarında.

Hava o kadar nemliydi ki sanki bir an seyreltilmiş bir suda nefes almaya çalışıyor gibi olduk sonra alıştık tabi. Bu bana küçükken yaz tatillerinde gittiğim Ankaradan dönüş yolculuklarımı hatırlattı. Okul açılmaya yakın tekrar Hatay’a döndüğümde otobüs Adana’da mola verirdi. Otobüsün kapısı açılınca nemden bir an nefes alamaz gibi hissederdim.

Okuduğumuz bir kaç Wikipedia bilgisi ve fotoğraf dışında hiç bir şey bilmiyorduk. Nerde konaklayacağız merkeze nasıl gideceğimizi düşünmeden ters yönden akan trafikte yürürken yeni bir yerde olmanın keyfini çıkartıyorduk. Tam o sırada az ilerde bir kamyon durdu, yanından geçerken ;
-you you!!, help come!, help you want!…
Yarım yamalak ingilizcesiyle kamyona davet ediyordu. Dakka bir gol bir deyip atladık kamyona merkeze yakın bir yere kadar gidiyormuş, yolculuk boyunca ne söylesek kahkaha atan Sri Lankada tanıştığımız ilk insan keyfimizi yerine getirdi. Bizi bir otobüs durağına bırakıp gitti. Çok geçmeden küçük bir otobüs geldi ağzına kadar insan dolu. Kapı açılınca insanlar aşağıya döküldü, biz heralde binemeyiz buna felan derken mavin bizi ite kalka zorla soktu bulduğu boşluğa. Biz bir yandan gülüyor espiri yapıyoruz arkayı kolla felan diye diğer yandan nefes almaya çalıyoruz. Neyse ki çok sürmeden Colombo merkeze geldik.

  
Sabah olmasına bir kaç saat kalmıştı. Bir Tuktuk şöförü geldi ve masaj istermisiniz, oda istermisiniz şunu istermisiniz bunu istermisiniz diye sürekli sorular sorunca bizde şehri gezelim götürsün bakalım nereye götürcek diye atladık tuttuğa. Bizi bir sürü yere götürdü

-ıhı beğendim

-buda değil

-bu hiç değil edalarında tüm şehri bedava gezdik ve en sonunda bizi bir parka bırakmasını istedik. Zorda olsa kurtulmayı başardık. Uyku tulumlarını açıp bir kaç saat uyumaya çalıştık. Sabah güneşi ile beraber şehri yürümeye başladık, önümüze eski bir deniz feneri çıktı tırmandık ve sessizce şehri izledik bir mühdet.

Sabah 9 a doğru sokaklar, çarşı, dükkanlar, cafeler yavaş yavaş açılmaya başladı. Sokaklar çok kirli ve yer yer lağam kokusu geliyor. neredeyse her dükkan önünde tütsü yakarak tüm sokağa tütsü yayıyorlar. Birden bire sokaklar tropikal meyve satan insanlarla doldu. 50 rüpiye (1 tl) Hindistan cevizi ( coconut ) aldık birer tane, bu sarı olanlardan. Adam bıçağı vurur vurmaz su fışkırdı, belkide bir tanesinin içinde bir litreden fazla coconut suyu var. İlk deneyimi böylece yapmış olduk. 

 Geceden kalma uykusuz ve yorgun olduğumuzdan dolayı ucuz bir yer bulup dinlenelim istedik, bir sahil kenarında ikinci sınıf bir pansiyonda ertesi güne kadar dinlendik. Bu arada ada için kabaca bir plan yaptık. Amacımız adayı baştan sona gezmek.

Hikkaduwa diye bir şehirden bahsetti Bestami, dünyanın her yerinden insanların surf ve plaj için geldikleri harika denizi olan bir sahil kasabası. İnstagram’da fotoğraflarını görünce hadi oraya gidelim deyip kendimizi tren istasyonunda bulduk. Tren istasyonu dediğime bakmayın demir yoluna sahip küçük kulübesi olan bir istasyon. Sahil kenarında boyunca derme çakma evlerde yaşayan insanların hayatlarının bir parçası olmuş istasyon insanları. 

 
Tren yolu muazzam manzaralarla dolu, okyanusa paralel ve yeşilin binbir tonu olan bir ornanı ikiye bölerek gidiyor.. 

 
Manu Chao; clandastino ! diye bağırdıkça özgürlük hissini dibine kadar hissettim trenin kapısından kendimi sarkıtırken

Hikkaduwa, küçükken evin salonunda asılı olan takvim yapraklarıki fotoğrafların çekildiği okyanusa kıyısı olan, tropikal orman ve deniz kum güneş birleştiği küçük bir tatil kasabası. Buraya vardığımızda gün batımına denk geldik, sahilde yürürken bulduğumuz bir şezlongta geceyi geçiririz diye attık çantaları kenara ve güneş okyanusun üstünden ilk defa battı.

  
Akşam beach parti olan bir bar’a gittik. Hikkaduwa’da ne kadar turist varsa bu partiye gelmişler. Dünya turuna çıkan avusturyalı Sam’den surf için gelmiş norveçli Eric’e kadar birbirinden farklı hikayeler dinledim. Bir kaç bira ile çakır keyf şezlogda sızdık sabaha kadar bizi yiyip bitiren sineklerle beraber. O gün anladık ki sahilde uyumak güzel bir fikir değil.

Uzun uzadıya giden plajın sonuna doğru yürüdük. Oteller ve insanların olmadığı bir yerde terk edilmiş bir küçük evin önünde keyf yaparken, bir adam geldi. Ayak üstü sohbet ederken coconat yermisiniz diye sordu, evet demeye kalmadan ağaca tırmanıp 3 tane kesti geldi. Uzun uzun sohbet ardından bize gelin lagunlara gidelim diye teklifte bulundu. Bizde hemen atladık affedermiyiz, gidip görelim bakalım ne varmış… 

 Yaklaşık 15 dk yürüdükten sonra sahile göre içerde kalan bir köye geldik, ağaçların arasından karşımıza birden bire bir göl çıktı. Atlayın ! demesiyle kano şeklinde bir bota bindik. Elimizde birer tahta parçası çarşaf gibi hiç kımıldamayan suyun üstünde timsah gibi ilerlemeye başladık. Sanki hiç keşfedilmemiş bir yer bulmuş gibi heyecanlandım. Bir yandan keyif yaparken diğer yandan nerenin fotoğrafını çekeceğimi şaşırıyorum, şanslı gezginleriz vesselam. 

 Gölün ortasına geldiğimizde karşı tarafta yan yana duran iki ada gösterdi bize. Bunların biri Kız Adası diğeri Erkek adası. Askerler tarafından giriş çıkış kontrol ediliyormuş. Dünyanın elit budistleri burada yaşıyor. Kimsenin varlıklarından haberleri yok, adaya tek ulaşım botlar. Budist dinine göre kadın ve erkeklerin ilişkiye kgirmesi yasak. O yüzden iki farklı adada yaşıyorlar. Biz, bizi kız adasına götür diye yakarsakta götürmedi tabiki, başı beleya girebilirmiş. Gölde bir saat gezdikten sonra hemen karşı tarafta bir köy var, botu oraya yanaştırıp köyü keşfetmeye koyuluyoruz. 

   
Burası yerli halkın yaşadığı bir köy, turizmden uzak mahalle bakkalarının olduğu çocukların sokaklarında bisiklet binip, bembeyaz önlükleriyle okula gittiği bir yer. Yerlilere göre beyaz adam olarak nitelendiriyoruz, uzun uzadıya süzüldükten sonra Hello ! hello sesleri geliyor her bir yandan.
Bize rehberlik eden abimiz köyde yaşayan bir arkadaşının evine götürdü bizi. Bahçesinden bol bol muz yedik, henüz daha tam sararmadıklarından ağzımızda buruşuk bir tat bıraktı. Daha öncede Colombo’da buranın muzunu yemiştik. Belkide şimdiye kadar yediğim en lezzetli muzlar bu ülkede.

Gün batarken halen göl üstündeydik. Bestami ile Oktay abi atladılar suya. Havadan daha sıcak olan suyun tadını çıkartırken onlar, bende fotoğrafçılık yapıyordum.
Hikkaduwa beş gün kaldık. Sahile göre iç tarafta kalan yerlerde oda kiralamak daha ucuzdu. Gündüzleri sahilde gezip denize giriyor akşamları bir bara gidip yeni insanlarla tanışıyorduk bazende uzun uzudıya okyanusun hırçın dalgalarını izliyorduk. 

 Muson sezonun bitmesine bir kaç hafta kalmıştı. Gündüzleri günlük güneşlik olan şehir akşamları sabahlara kadar şiddetli yağmurlar yağıyordu. Hikkaduwa kaldığımız son akşam sahil kenarında olan bir restoranın bahçesinde uyuyorduk. Gecenin yarısı bardaktan boşanırcasına yağan yağmur bizi uyandırdı.

Ertesi öğleden sonra Sri Lankanın daha da güneyine gitmek üzere otobüse bindik. Üç kişi toplamda 1 dolar ücretle saatlerce yolculuk yapmak mümkün bu ülkede. Otobüsün içinde çalan bangır bangır yerel müziklerle Galle’ye geldik. Buraya yakın olan bir yağmur ormanını olduğunu öğrenince haritadan baktık yaklaşık 40 km iç kısımda kalıyor. Ana yoldan otostop çekmeyi deneyelim bakalım çalışıyor mu diye elimizi kaldırmamızla bir kamyonun durması arasında sadece bir kaç dakika vardı. Şans bu kadar olur tek atış gitmek istediğimiz şehre, Deniyaya gidiyormuş.

Buranın halkında ilginç bir gülme olayı var. Yine az biraz çatlak bi kamyon şöförüne denk geldik, ne konuşsak adam kahkahalar atıyor. Bir şey konuşmadan önce çeşitli el ve mimik haraketleri yapıp cümlesini öyle tamamlıyor. Yılan gibi kıvrılan yollarda öyle bir viraj alıyor ki, aha öldük aha vurduk diyerek yağmur ormanlarının olduğu şehre Deniyaya geldik.

Geceyi geçirmek üzere bungala tarzı oda kiralayan bir yere gittik, yorgunluktan uykuya dalınca ücret ödeme faslını atladık. Sabah kalktığımızda kimseyi etrafta göremeyince de küçük bir not yazıp ödemeden ayrıldık. Böylece zaten çok kısıtlı olan paramızda cebimizde kaldı.

Yağmur ormanı Deniyaya 10 km içerde girişi bir köyün içinden oluyor. Devlet kontrolü altında olan bu yer için giriş ücreti 600 rp ( 12 tl ) talep ediyorlar. Bizde araştırma yapıyoruz üniversiteden geliyoruz diye bir kaç hikaye anlatıp buranın ücretindende yırtmış olduk. O sırada bizi girişe kadar bırakan tuktuk şöförüde rehberlik adına bizle geldi.
Not : Burası önemli ” biz çağırmadı k ”

Orman yoluna girdiğimizde adam yere eğildi bir şey aldı,parmağın ucunda dans eden sülüğü işaret ederek bunlara dikkat edin ” Kan emiciler ” dedi. Zaten vahşi bir ormana giriyoruz diye çantanın ipi çarpsa huylanıyoruz, o sülüğü görünce artık bütün ormanı sekerek gezecem. Çok geçmeden adam eline bi çubuk aldı kan içinde kalmış ayağın üstünden sülüğü fırlattı bi baktım Bestaminin ayağı. O bile farketmemiş, az ilerde banada oldu ayağında delik açıyor ama hiç bir acı hissetmiyorsun. Yolda giderken fıstık yeşili yılanlardan, iguana ya kadar bir sürü hayvan gördük patika yolun sonunda bir şelale karşıladı bizi buraya kadar gelmişken yüzmeden olur mu hiç. 

   
Hava kararmış ormandan çıkarken rehber ( tuk tuk şöförü) bu saatte şehre otobüs yok deyince bizde ormanın girişinde ki pansiyonda kalalım yarın gideriz dedik. 1000 rp ye odayı kiraladık yemek hazılığıma başladık, ben ve oktay abi motora atlayıp köye gidip biraz balık aldık o sırada bestami odada dinleniyordu. 

Geldiğimizde ise olay başladı…
Yemek yapmak için pansiyodan biraz yağ istedik, yağ için 500 rp para gaz için 200 rp para talep edince sinirlendik öyleyse kalmıyoruz burda diye atar yapıp eşyalarımızı toplarken tuktuk şöförü geldi, burayı bugün tuttunuz kalmasınız dahi ücret ödeyeceksiniz ve benim 1500 rp rehberlik parasını vereceksiniz diyimce biz kahkayı bastık tabi. Belli ki bizi paralı turist sanıp yolmaya çalışıyorlar. Defalarca biz seni çağırmadık kendin geldin desekte adam inatçıcının teki. Toplamda 3000 rp ye yakın para istiyorlar. Etrafımızda pansiyon sahibi 3-5 tuktuk şöförü köylüler felan göz dağı verip arada buradan bu saatte çıkamazsınız gibi söylemlerde bulunuyorlar. Bizde polisi arayacaz felan deyince anlaşma yoluna gitmeye başladılar, polisi arıyoruz düşmüyor, şebeke yok

Bestami konuşuyormuş gibi yapıyor Ben ara bulucu gibi iyi polis oynuyorum Oktay abi çok sinirlenip çat pat ingilicesiyle buz yutturuyor hepsine. Biz parayı vermemekte direnince daha düşük fiyatlar söyleyemeye başladılar, onuda kabul etmeyince adam kendi motoruna atlayıp bekleyin burda polis alıp geliyorum diye tam gaz gitti, o sırada diğer tuttukcular da dağıldı. Biraz bekledik gelmesini, kendimizce savunma hazırlıyoruz ağız birliği yapıp onu alt etmenin planlarını yaptık. Gelmedi. Ana yola 16 km uzakta olan yağmur ormanın içindeki bir köyden gecenin bir yarısı nasıl şehre gideriz diye düşünüyoruz.

Oktay abi ; Bunlar bizi bu köyden çıkarmazlar kesin bekliyorlardır ilerde deyip elindeki büyük sopayı çat diye üç eşit parçaya bölüp bize verdi. Kafa ışıklarını yaktık, sonra farkediliriz diye tekrar söndürdük. Elimizde sopalarda arkalı önlü zifiri karanlıkta yürüyoruz, bir yandan tırssakta bir yandan gülüyoruz halimize. Yokuştan biraz inince az ilerde bir tuktuk ışığı görüp hemen ağaçların arkasına saklandık. Ses git gide yaklaştı tam ağaçların arkasında durdu. Nesefimizi tuttuk bekliyoruz, tekrar gaza basıp yokuşu çıkmaya başlayınca derin bir nefes aldık.

 

Arkamızda ışığı yanan bir ev gördük, hadi gidelim durumu anlatalım izin verirse orda kalır sabah çıkarız köyden diye evin kapısını çaldık. Kısa boylu, oldukça zayıf bir adam kapıyı açtı, korkmasın diye uzaktan uzaktan konuşup derdimi anlatmaya çalışsamda İngilizce bilmediğini fark ettim. Sonra başladık beden dili ile bazı anahtar kelimer kullanarak konuşmaya. Biz turist , sleep here, vb. Adam zararsız olduğumuzu anlayınca içerden bir kaç sandalye getirip oturturdu bizi. Bu arada kulağımız hala tuk tuk sesinde.

Gelen giden olmadı gece boyu. Bir süre sonra içerden adamın eşi çocukları geldi, oturdular yanımıza çantamdan İstanbul’da aldığım Toto yumurtadan çıkan oyuncağı verdim sevindi koşarak içeri gitti. Adam içeri çağırdı bizi, bir yatak hazırlamış burası olur mu uyumusumuz diye işaret ediyor benim gözüm evin içine çocuklara takıldı. Evde nerdeyse hiç eşya yok, köşede yanan mumların arasında bir buda heykeli var birde kenarda televizyon oturmuş çocuklar izliyor. Tavandan su damlıyor , ev uzun süredir temizlenmiş. Böyle fakir bir ailenin kalbinin nasıl zengin olduğunu gördük nasıl mutlu olduk bu duyguyu anlatamam. Onlara vereceğimiz parayı bu adama veririz evine yemek alır çocuklarına bir şeyler alır diye konuşuyoruz kendi aramızda.

   

Sabah olunca köyün merkezinden otobüse binip, Deniyaya geldik. Bestami biraz üşütmüştü devlet hastanesine gittik. 1990 yıllarının türk hastaneleri gibi.

Hemşire geldi yatırdılar Bestamiyi, sonra eline aldığı hindistan cevizini ortadan ikiye ayırıp, suyunu bestamin vücuduna döktü, kabuğunu kafasına koydu. O sırada ananas soyan diğer hemşireler el ve ayaklarına sürüp kendi dillerinde dualar okudular. Samanyolu tv den geldiği her halinden belli olan ak sakallı doktor dumanların içinden çıka geldi muz yapraklarının üstüne papaya sürerek vucudunu ovmaya başladı…

 

Emre, emre kalk hadi gidiyoruz demesiyle uyandım oktay abinin. Bestamiye bir kaç hap vermişler ama hala kendini iyi hissetmiyor biraz dinlenmeye ihtiyacı var. Bir an önce buradan çıkalım isteğiyle atladık otobüse önce Galle’ye geldik buradan trene kaçak binip ilk geldiğimiz şehir olan Hikkaduwa’ya gelince burada Sabah 4 de ki Kandy trenini bekleyelim diye plajda uyumaya koyulduk.

Yağmur çok şiddetli yağıyordu ben o gece boyunca uyuyamadım, müzik dinledim. Bir ara kavga ederek kumsaldan geçen çifti izledim. İkiside zır sarhoş, birbirlerini okyanusun dev gibi dalgalarına atıyorlar sonra adam boğuluyor gibi oluyor kadın onu kurtarmaya çalışıyor, çığlık atıyor, el feneriyle birileri gelip onları arıyorlar. Film gibi bir sahne izledim. Yağmur şiddetini arttırınca üstü kapalı olan yerden bile içeri girmeye başladı, bizimkilerde uyandı. Hazırlanıp yağmurlukları üstümüze çektik tren istasyonuna doğru yola koyulduk, sandalet ayağımı yara yapıyordu çıkarıp elime aldım yağmurda 3 km çıplak ayak yürüdüm. Saat gece 4’e geliyordu.

 

Kandy Trenine binip tüm kıyafetleri kuruması koltuklara serdik, 4 saat yolculuk boyunca uyudum. Kand’ye gelince hiç paramızın olmadığını fark ettik, eşten dostan biraz para isteyip şehri tepeden gören bir hostele yerleştik. Burada bütün yorgunluğumuzu attık, kendine günibirlik bir şehir turu yaptık.  

 Ardından sırtçantalarımızı aiıpDambullaya giden bir otobüse bindik. Burada ünlü Sigirya Kayası, vahşi yaşamda filler, 6000 merdivenden oluşan tapınaklar varmış.

 

Gece Dambullaya geldiğimizde yine kalacak yer için üstü kapalı yerler bakıyorduk, atmler, banklar vs. Rastgele girdiğimiz karanlık bir sokaktan terkedilmiş bir okul bulduk. Sınıflar kafes gibi telle çevrilmiş üstü saçla kapalı kara mermeden yazı tahtası olan bir sınıf. Sıraları birleştirip uyku tulumun içine girip uyuduk. Bu geceyide oda ücreti vermeden geçirmeyi başardık.

  

 Dambulla’dan Sigirya’ya giden yolda otostop çektik, bir kadın bizi aldı yol ayrımına kadar bıraktı. Oraya giden yol o kadar güzel ki geri kalan 8 km yolu yürümek istedik, bir süre sonra yorulunca otobüse atladık. 18 rp ( 25 krş ) verip Sigiryanın girişine geldik.
Sigirya Sarayı ( Kayası ) devlet kontrolü altında, unesco tarafından korunan national bir park. 1200 merdivenle zirvesine ulaşılıyor. Giriş ücretinin 30 dolar olduğunu duyunca birbirimize bakıp güldük. Biz 30 dolara bir hafta yaşıyoruz. Birde üç kişi 90 dolar. Oldu canım. Burası orman değil mi her yerini kapatacak değiller ya deyip giriş kapısıyla çıkış kapısının arasından daldık ormana. Toplamda 4 saatlik tırmanış ve inişle beraber her yerini gezdik. 

  

Yağmurdan ıslanmış, ısınmak için yol kenarında ki bir cafede çay içerken yoldan dev gibi fil geçti. Ardından bir çatıdan diğerine atlayan maymunlar sardı her yanı. Belgesel tadında çay keyfi yaptık.

   

Dammulla’ya tekrar dönüp bir ucuz oda kiraladık. Bestami Mineria diye bir yer olduğunu okumuş internetten. Burası vahşi hayvanların en çok görülüğü bir bölgeymiş. Ertesi gün öğleden sonra buraya gitmek için yola koyulduk, dün otostop çektiğimiz yerden yine otostop çektik bir kamyon durdu. Atladık kamyona, Trincomalee gidiyormuş. Adanın en doğusu, sahil plajın en güzel olduğu bölgelerden. Ülkedenin doğusunu görmeden Sri Lankayı gezdik mi diyeceğiz dedik. Kamyoncu amca nereye biz oraya rotayı değiştirdik. Yolda giderken filleri gördük, ailecek otlanıyorladı. Şarkı söyleye söyleye 2 saat sonraTrincomalee’ye vardık.
Akşam vakti şehir merkezine doğru yürürken bir tuktuk durdu oda istermisiniz? Tuktuk istermisiniz diye soru yağmuruna tutarken no no deyip geçiştirdik. Hemen arkasından başka bir tuktuk geldi, brandanın arkasından saçı sakalına karışmış, gözleri parlayan yaşlı bir amca tuktuk lazım mı gençler diye sorarken ben adamı görünce gülmeye başladım, tam o sırada bizimkiler görünce onlarda gülmeye başladı. Çat diye öndeki tuktuğa vurdu, biz iyice kahkahayı bastık. Oktay abi gelin kavga izleyelim diye bekletti bizi. Sonra tuktuktan inen amca çantamın içinden gelen Bob Marley seslerini göstererek muhabbete girdi, kendini tanıttı. Yoga öğretmeni olan yogi amca yıllarca avrupanın çeşitli yerlerinde eğitim vermiş bizimde dışarda uyuduğumuzu öğrenince, gelin çocuklar benim evimde kalın muson bastıracak birazdan diye bizi evine davet etti, kabul etmek istemedik çünkü şimdiye kadar ne zaman tuktukculara güvensek sonunda bizden para talep etti. Ben ;

Neden bize iyilik yapıyosun diye sorunca – sizin durumunuzda daha önce oldum sizi anlıyabiliyorum dedi. Birbirimize baktık, hadi atlayın gidelim dedik dakka bir gol bir şehre yeni gelmişken şimdi şehirden uzak 13 km uzakta bir köye gidiyoruz. Cebimizce hiç para olmağını defalarca dile getirip, bunu gerçekten iyilik olduğuna emin olmaya çalıyoruz. Bir yerde durdu, siz türkler çay seversiniz değil mi dedi, evet diyince gitti elindeki bozuk paralarla çay aldı. Sonradan öğrendik ki o para o gün kazandığı tüm paraymış.

  

 Bazı anlar vardır ya sırf o an için yaşadığınız tüm kötü geçmişi affedersiniz, bir şeylere inancınız tekrardan yeşillenir, unutamazsınız ömür boyu. Sri Lankanın son günlerinde Yogi ile yaşadığımız deneyim tam anlamıyla böyleydi. 
Evinde hiç bir eşyası yoktu ama çok zengin bir düşünce yapısı, kültür birikimi, sevgi dolu bir kalbi vardı. Evinin salonunda hinduizme ait bir kaç eşya, tütsüler yanan mumlar bir kaç yoga kitabı vardı. Yerde büyük hasır, kenarda atılı şekilde duran dalgıç kıyafetleri. Diğer odalar boştu, bir odada kendi yatağı ve pembe sineklik vardı. Elektrik ve su yoktu, dışarda küçük bir çeşme tuvalet ise yine evin yan tarafında bir yerdi. Gaz lambasını yakıp gece boyu sohbet ettik hep beraber, sosyal bir proje yapmak istediğinden onu hayata geçirmek için bizi davet ediyordu. Arada elinde ki değerli taşları gösterip bunu denize dalıp bulmuştum, satarsam eğer kredisi olan tuttuğu ödeyebilirim diyordu. O saatten sonra samimiyetine tamamen inanmıştım, aslında insanlara güvenme konusunda sorunum yok ama bunu bize yapan Sri Lankalı bir tuktuk şöförü olunca acaba diyerek gelmiştik eve.
Sabah olunca zor da olsa bir ateş yaktı evin mutfağında bize çay yaptı, oturduk boş bir odaya çay içip dinlerden konuştuk. Sonra hadi biraz yoga yapalım diye bizi salona davet etti, 2 saat boyunca yoga yaptık ardından uzun uzun meditasyon. Öğleden sonra saat 4 e geliyordu, hadi biraz gezelim diye atladık tuktuğa bizi sri lankada gördüğüm en güzel yerlere götürdü. Gerçekten doğu tarafının daha güzel ve el değmemiş olması hepimizi büyüledi. Yerel halkın olduğu yerlere götürdü 10 rp çay içip 50 rp karnımızı doyurduk Colombo’da 200 rp ye çay içemiyorduk. Akşam olunca biz artık gidelim dedik, üzüldü. Otobüs durağına bıraktı dün için yemek yediğimiz restorana borcumuzu ödemek için para çıkardım, birde tuktuğunun benzini bitmeye yakındı birazda fazla koyup uzattım. Biz kabul etmez, mırın kırın yapar gibi düşüncelerdeyken paraya bile bakmadan cebine koydu. Onun bu haraketi, hepizi duygulandırdı. Bu durumda bir insan nasıl olurdu paranın yüzüne bile bakmaz diye düşünürken, cebimde kalan son 500 rp yi arkasından koşup eline verdim. Onun işine bizden daha çok yarayacağını kesindi.
Cebimizde hiç paramız kalmamıştı, arkadaşlardanda isteyip limizitimizi kullandık, ve iki gün sonraya aldığımız Hindistana uçak biletimiz vardı. Olduğumuz yerden 250 uzağa,   gitmemiz gerekiyordu ama bunu cebimizdeki son parayı verirken düşünmedik bile. Bir şekilde gideceğimizi biliyorduk hepimiz. Gerçekten de öyle oldu, otobüs şöförüne rica ettik bir kaç saat sonra inandılar bize ve aldılar otobüse. Böylece sayısız tuktuk, tren yanında otobüsede ücretsiz binmeyi başardık.

 

Colomboya gelince Bestaminin Couchsurfing üzerinden iletişime geçtiği bir doktor bizi evine davet etti. 2 gün boyunca tabidi caiz ise villada harika zaman geçirdik. Artık Hindistan için hazırız! 

 

Dünya Turu 78. Gün | İran Yol Günlüklerim 

İran‘da herşey çok ilginç başlamıştı.Avrupa geçen 45 günden sonra İran gibi kültürü bütünüyle farklı bir ülkeyle dünya turuna devam ediyorduk. Yemek yeme alışkanlığından iletişim anlayışına , mimarisinden sanatına ve hatta havasina kadar farkli kokusu olan topraklardaydik. Aslında bize çok yakın bir kültürü ” bizi ” tanıyorduk.

Tahranda yol arkadaslarimi kaybedip internet yuzunden birbirimizi bulamayışımızın üstünden bir gün geçti, öğleye doğru çeşitli telefon konuşmalarından sonra şehrin güney otogarında buluştuk. Dünden dolayı birbirimize kırgınlığımız var bu yüzden suratlarımız asık bir iki saatin ardından yine eski enerjiyi yakalayıp yola koyulduk.

Bugün amacımız iranın büyük şehirlerinden olan İsfahan’a gidebilmek. Yolda daha otostop çekmeye başlamadan yanımıza bir araba durdu. İranda Otostop çekerken söylediğimiz belli başlı üç kelimemiz var ” Pul Nederem ” paramız yok ” Salavati ” senin için dua edecem, Allah Rıza’sı için görüneceksen götür gibi birşey. Çünkü tüm arabalarda Ruslardaki taksi kültürü var para isteyebiliyorlar. Hemen önümüzde duran arayabaya bizim sihirli sözcükleri söyledik biraz üzülsede aldı bizi, İsfahan değil ama Kum’a gidiyormuş, bu demek oluyor ki yolu yarılıyoruz. İranda tüm arabalar eski ve nerdeyse hepsi aynı, ama bu araba bir başkaydı. Road balans denen bir şey yok arabada, şöför arabayı yolda tutabilmek için epey çaba sarf ediyor, ter döküyor bir sağa bir sola sallanıyoruz. Aha vurduk, aha öldük diye diye birbirimizi sıkıyoruz. Emniyet kemeri aklımıza geldi, doğal olarak çalışmıyor ama halat halen sağlam, Bizde kendime doladık, kendimizce güvenlik önlemi alıyoruz.

Neyseki sağsalim arabadan indik akşam saat 8’e geliyor. Sokakta yürürken Muharrem ayından dolayı sokakta İlahi çalıp çay dağıtan yere gittik, Çaylarımızı içip projektöre yansıtılan videoda kendilerine vurarak ibadet edişlerini izlerken bir adam yanımıza geldi, şeker verdi birer tane. Hafif şişko, yerel takım giymiş, güler yüzlü Pala bıyıklı bir abi. Kendini tanıttı adı Hasan abi âşıkmış kendisi. Yarım ingilzce yarım Türkçe birazda Güler yüzüyle, arkasını göstererek burda bir yerim var buyrun gidelim diye teklif etti, o sırada bizi merak eden ne kadar kişi varsa hepsi etrafımıza toplandı.

Hello, hey!! Where are you from, welcome to İran!! Sesleri geliyor her yerden.
Yaklaşık 20 kişi olduk bir anda, birisi çay getiriyor diğerleri bisküvi ikram ediyor derken Hasan abinin yerine çıktık. Hasan çok mutavazi harika bir insan bize kendi cdlerinden veriyor. Orada sohbet ederken başka bir adam aç mısınız diye sordu, mırın kırın ederek evet dedik.
Azeri Türkçesiyle

– tamam hadi gidek mescide, sineye vurak sonra aş yerik

Dedi. Tamam deyip düştük abinin peşine, ara sokaklardan geçip epey büyük ama bir o kadar zifiri karanlık bir mescide geldik. İçeriden ağlama sesleri, Hasan Hüseyin, sesleri geliyor…

İçeri girdik, hafif bir mor ışık var sessizce arka saflara geçip Yanyana oturduk, ağlaşmışlardı izleyip mikrofonla birşeyler okuyan adamı dinlemeye başladık, çok ilginç ürkütücü bir atmosfer içeriye girdik birden bire. Bir süre sonra herkes birden bire ellerini yumruk yapıp ritmik bir şekilde göğüslerine vurmaya başladı, ilk başka anlamadık ama ortama uyum sağlamak adıma bizde aynısını yapmaya başladık, ritim gitgide artıyor hızlı ve sert vurmaya başladılar. Bir yandan cıs tak cıs tak beatbox sesi bir yandan kuran okuyan adam diğer yandan hüngür hüngür ağlayarak kendini yumruklayan cemaat…yaklaşık yarım saat böyle devam etti sonra birden bire herkes soyumaya başladı, t-shirtler çıkardılar bu sefer çıplak vücutlarına vurmaya başladılar. Gözgöze baktık bestami ve oktay abiyle, ve bizde t-shirltleri çıkarıp kendimize vurmaya başladık. Çok farklı bir boyutta ibadet ediyorlar, ediyorduk gözümüzü kapatınca nasıl bir kafa yaşadığımızı daha iyi anlıyoruz. Bir süre sonra ayağa kalkıp yükselen ritimle beraber hem ağlayıp hem kendilerini yumrukluyolar, çember yaptık, aynı anda bağırarak yumrukluyoruz kendimizi bir sürü çıplak adam zifiri karanlık hafif mor ışık altında. Bu böyle 3 saat sürdü.


İbadetin ardından dışarı çıktık hasan abiler çocuklar herkes gelmiş bizi bekliyorlar, mescidin mutfağına geçtik ve yemekler geldi, katık pilav bilmem kaç sürahi su. Bizi merak eden ne kadar cemaat varsa kapıdan selam verip gülümseyip gidiyor, o sırada ferşat adında bir adam geldi epey muhabbet ettik toplamda 7-8 kişi yemek yedik, tam sofradan kalktık bestami ; Telefonum yok dedi. Çalınmıştı. Ortalığı ayağa kaldırdık her yeri aradık bulamadık. Ben yemek yerden video çekmiştim, orada bir adam Bestaminin yanında sürekli cebini kestiğini yakalıyoruz ama telefonu alma sahnesi yok o yüzden suçlayamıyoruz. Hasan abi oralarda epeyce tanınan sözü geçen birisi, o herkesi sıkıştırıyor ama bir şey çıkmıyor. Polis çağırıyoruz, onlarda bizi alıp karakola şikayetimizi alıyorlar bu saatte bir şey yapamayız diyip yarın gelin diyorlar. Ferşat alıp bizi evine götürüyor, gece orada kalıp sabah karalola, savcıya felan gidip seri no veriyoruz telefonun. Ferşat arabasıyla bize bir şehir turu yaptırıyor ardından, İsfahana gitmek üzere bizi ana yola bırakmasını rica ediyoruz. Telefondan umudu kesiyoruz.

Akşam olsada iran halkı otostopa durmaktan, arabasına 3 erkek almaktan hiç çekinmiyorlar. Yaklaşık 300 km sonra isfahana varıyoruz. Şehrin merkezine gidip orada bir parka kıvrılalım diye where is city center? Diye soruyoruz. Yine bizi merak eden bir amca durup alıyor arabasına ve İmam Hüseyin Meydanına götürüyor. Burası uzun uzadıcıya hanlardan oluşan içinde iki büyük ünlü cami olan dev bir meydan.


Harita gördüğümüz üzere yeşil bir alan var hemen meydanın yan tarafında. Oraya yürürken yolda bir backpacker daha bize katılıyor. Avusturylalı tek başına gezen bir adam. Gel beraber uyuruz diye onuda yanımıza alıyoruz. Parka geçip güzelcene dinleniyoruz.

İsfahan, İranın en düzenli şehirlerinden. Biz yürümeyi severiz şehri baştan aşağıya yürüyoruz. Akşama doğru couchsurfingden iletişime geçtiğim Fahim bizi evine davet ediyor. Taksiye atlayıp şehrin dışındaki evine varıyoruz. 3 katli saray gibi bir ev ve bizi 3 erkegi bir kadın ağırlıyor iran gibi bir ülkede! Bize bir kapı gösteriyor burası 3 katlı evin zemin katı daireyi tamamen bize veriyor. Evde yok yok, kahvelerden içeceklere kadar düşünülmüş. Çok ince bir düşünce bir couchsurfing kullanıcısı için. Mutluluktan uçuyoruz, böyle bir deneyim yaşamak paha biçilemez.
Harika bir gece geçirdikten sonra tekrar yola koyuluyoruz. İran’nın en merak uyandıran şehirlerinden Yedz’e gitmek için yoldayız bu sefer.

Amaçsızca yolda yürümek, gideceğin, varacağın yeri düşünmeden kulağında müzik bir yere geç kalma duygusu olmadan kilometrelerce yürümek harika bir duygu! Özgürlüğü damarlarımda hissediyorum.
Şehrin dışına vardığımızda otostop çekip Yedz’e yakın olan bir şehre gece yarısı varıyoruz. Saat geç olduğundan araba geçmiyor bizde yarın devam ederiz diye bu şehirdeki mescidin önüne uyku tulumlarını açıp yatıyoruz.
Sabah çok kolay bir şekilde bir otostop hareketiyle Yedz şehrine varıyoruz. İran’da otostop çekerken sanki tüm arabalar bizim için varmış gibi hissediyorum. Şehre geldiğimizde merak ettiğimiz birkaç yer vardı, Sönmeyen ateş, Old town, 900 önce yapılmış porselen mimarili cami.

Sönmeyen ateşin üstüne bina giydirmemişler güzel bir hikaye ile süsleyip şehrin turizm merkezleri haline getirmişler benim pek ilgimi çekmiyor, küçük bir ateş o da camın ardından görebildiğin kadar.


Şehri tam ortadan ikiye bölen kocaman bir yol yapmışlar. Bu yol bir tarafı Old Town diğer taraftı New Town olarak ayırıyor. Bir taraf topraktan yapılma sapsarı tek katlı evlerin olduğu eski yaşamın hala devam ettiği bir yerken diğer yanda yükselen binaların, Arabaların, AVM’lerin yaşam sürdüğü bir yer var.
Old Town’a girip ara sokaklarda yürümeye başlıyoruz. Burası Counter Strike Dust bölümü gibi bizde elimizde silah işareti yapıp dar sokaklarda CS oynuyoruz. Videosunu yakında paylaşacağım ?

Sokakta yürürken bir mescidin içinde buluyoruz kendimizi. İçerde çocuklar koşturuyor oyun oynuyorlar iki tane adam nargile tüttürüyor. Yanlarına gidip selam veriyoruz, çat pat İngilizceyle anlaşıyoruz. Çantalarımızı kenara bırakıp dinleniyoruz. Öğleye doğru çöl sıcaklarını hissetmeye başlıyoruz bu şehirde. Yaklaşık bir saat sonra nargile içen adamlardan biri hemen mescidin yanındaki evine davet ediyor bizi, yemek getiriyor çay getiriyor güzelcene besleyip tüm aile fertleriyle tanıştıryor.


İran ilk geldiğimizde tuhafımıza gitse de artık bu milletin ne kadar samimi sıcak kanlı insanlar olduğuna kanaat getirip içselleştirebildik. Toprak evin çatısından gün batımını izledikten sonra bu güzel insanlara sarılıp bol bol teşekkür ederek ayrılıyoruz.


Sabahtan Couchsurfing üzerinden konuştuğum Marjad evinde ağırlayabileceğini söylüyor. Yine bir kadın üç erkeği ağırlıyor. Bu durum Türkiye’de olsa olaya çok farklı bakılacağına eminim, entelektüel insan kalitesi konusunda bizden çok öndeler. Bir otel ismi söylüyor taksiye 2-3 tümen verip oraya varıyoruz. Yaklaşık 1 dakika sonra Arabasıyla gelip bizi alıyor marjad, eve vardığımızda yine bir saray karşılıylor bizi otomatik açılan kapıdan içeriye giriyoruz. Evin üst katını gösterip bize iki oda veriyor ev tam bir saray yavrusu. Üst katta mutfak banyo odada kuş tüyü yatak ne ararsak var. Otel odasından çok daha iyi bir yerde mükemmel bir insanın evinde kalıyoruz bu gece de. Sabah olduğunda cevizli ballı bir kahvaltı yapıp Marjad ile sohbet ediyoruz. Marjad profesyonel fotoğrafçı, Yedz’nin Old Town’ı hakkında bir fotoğraf kitabı yazıyor. Yıllarca Kanada’da yaşamış olmasından kaynaklanan harika bir ingilizcesi var. Konuşmaktan keyif alıyorum. Bir mühlet sonra babası geliyor onunla tanışıyoruz. Kızının nasıl bu kadar kaliteli bir insan olduğu şimdi anlaşılıyor.

Bu evde iki gün kalıyoruz. Buradan sonra ilk durak Şiraz. Marjad arabasıyla bizi şehir dışına çıkartıp otostop çekebileceğimiz güzel bir noktaya bırakıyor. Giderkende benim fotoğtaf tutkumu öğrendiğinden mutlaka Turan Porsh diye bir köye uğramamızı istiyor. Vedalaşıp yola koyuluyoruz.


Çok geçmeden bizi bir çift alıyor arabasına ve Şiraz, Salavati, Pul nederem sihirli kelimelerinden sonra keyifli bir yol yolculuk başlıyor. Turan Porsh bilmiyorlar ama onlarda merak ediyor ve sorarak gidiyoruz. Sonunda köyü bulup hem beraber köye gidiyoruz.


Köyde toplasan 10-15 ev var ve tam tepesinde iki tane kule gibi bir şey var. Burayamı geldik derken tepede toplanmış yaklaşık 2000 siyah giymiş insan görüyoruz. Ne olduğunu anlamadan aralarına giriyoruz bir andan tüm ilgi üstümüze geliyor, herkes bir şeyler soruyor kimisi elimize şeker bisküvisi tutuşturuyor kimisi yemek veriyor kim olduğumuzu anlamaya çalışıyor.


Bir süre sonra tören başlıyor ve ahşaptan yaptıkları kocaman şeyi omuzlarında taşımaya başlıyorlar. Bizde onlarla beraber tepeden hemen aşşağıda olan mezarlara doğru inmeye başlıyoruz. Çocuklar peşimize takılıyor hep bir ilgi selam veriyorlar, sanki köye belediye başkanı gelmiş gibi ilgi görüyoruz. Bir süre sonra ingilizce bilen bir adam yanımıza geliyor tanışıyoruz. İlk olarak köyün hikayesini soruyorum tabi, zamanında burada 40 tane kadın yerin içine girmiş, onların adına iki büyük kule yaptırılmış. Muharrem ayının son günü olduğu için bu 2000 insan Tahran’dan Şiraz’dan İsfahadan bu gün için gelmiş. Normalde köyde 10 kişi yaşadığını söylüyor. Bizi topraktan yapılma kaleyi gezdiriyor. Sonra Mescidin hemen yanında yaklaşık 20 kazanda kaynatılan ” aş ” ların oraya götürüyor bizi. Bizimde elimize kepceleri veriyorlar hep beraber kocaman kazanları karıştırıyoruz.

 Ailesinin bizle tanışmak istediğini söylüyor ve evine davet ediyorlar. Bizde yola çıkmamız lazım diyoruz ama kırmamak için gidiyoruz. Evde çok güzel bir atmosfer var, resmen çocukluğumdaki samimi aile sohbetlerini hatırlıyorum. Bize çaylar pastalar meyveler ikram ediyorlar. Yaklaşık 2 saat oturuyoruz.

 evin tüm halkıyla selamlamlaşıp, yola çıkıyoruz.
Gece saat 12 ye geliyor. Köyün etrafından başka hiçbir şehir yok. Yollar bomboş, tam tepemizde binlerce yıldız ve ay bize eşlik ediyor. Saatlerce yürüyoruz…

Başka bir köyün sokak lambasında bizi gören bir araba alıyor en yakın şehre bırakabileceğini söylüyor. Oraya gidip yol kenarında olan mescid’de geceyi geçiriyoruz. Sabah olduğunda Şiraz’a otostop çekip şehre varıyoruz. Burası eskiden İranın Başkentiymiş sonradan Tahran başkent olmuş ama ülkenin en gelişmiş şehri burası. Bizim İstanbul – Ankara misali. Burada bazı önemli yerler var eski pazar, Kuranı ilk ezberleyen adam Hafezi ziyaret ediyoruz.

Couchsurfingden Emad ile iletişime geçiyoruz. Arabasıyla bizi alıp evine götürüyor, giderken de akşam halısaha maçı var oynarmısınız diye soruyor. Ne kadar yorgun olsak da iranda böyle bir demeyimi yaşamak istiyoruz. Evde Annesi Babası abisiyle tanışıyoruz, Kaçkar türkleri olduğundan birbirimizi anlamakta zorluk çekmiyoruz. İkramlar bir yandan gelirken babası bize kendi yazdığı şiirleri okuyor… Maç saati geliyor ve toplamda 3 takımdan oluşan değişik bir halı saha maçı yapıyoruz. Yorgun argın eve gelip yatıyoruz. Ben maçta bacağımı incitttim ama ciddi bir şey yok. Bir iki gün hafif topallasam da geçiyor.
Akşam olduğunda Kum’daki ferşattan haber geliyor. Telefonu Taptım abeyyyy !

Telefon bulunmuş sevinçten uçuyoruz, şehirler arabası bir otobüse veriyor ertesi gün elimize geçiyor. Şanslı insanlarız vesselam.

Şirazda geçirdiğimiz iki günün ardından Bandar Abbasa doğru otostop çekiyoruz. Aslında oraya gitme amacımız Hindistana gemi bulup deniz yoluyla hindistana geçmek istememiz. Bandar Abbas iranın güneyinde kime söylesek orası çok sıcak 37-38 derece diyor. Yolda bizi gören Nissan sahibi şişko bir amca alıyor. Qeshm adasına kadar gidiyormuş, yani gitmek istediğimiz yerden daha ileri. Yolda giderken çok ilginç coğrafyalardan geçiyoruz. Akşam olduğunda çölün tam ortasında araba bozuluyor. Saatlerce tamir etmeye çalışıyoruz. Olmuyor. Yakınlarda bir köye kadar çekiyoruz, hep beraber köylünün birinin evinde sabahlıyoruz. Sabah olunca kendimizi bir tamirciye atıp yaptırıyoruz aracı çok geçmeden yine bozuluyor böyle böyle 2 günde adaya varıyoruz. Adını bilmediğim amca bizi evine davet ediyor iki gün beraber yol çektik nede olsa. Evde duş alıp dinleniyoruz.

Sabah olunca adadan ya da Bandar Abbas’tan gemi var mı diye araştırsakta hiç bir şey bulamıyoruz. Adadan tekrar Bandara’ya geçmek için vapurların oraya gidip paramızın olmadığını bizi karşıya geçirme şanslarının olup olmadığını soruyoruz. Çok sorgulamadan buyrun deyip bizi gemiye alıyorlar.

Karşı tarafta sorup soruşturup büyük limanı buluyoruz buradan konteynır yüklü gemilerin tüm dünyaya açıldığını biliyoruz belki bir şans diye türlü oyunlarla limanın içine giriyoruz. Bir güvenlik odasına geldiğimizde dilimizi anlamıyorlar ve ingilizce bilen birini bulup getiriyorlar. Hindistana giden gemi var mı diye bakmaya geldik diyoruz. Evet var diyorlar ama seaman kartınız varmı diye soruyorlar. Yük gemilerine kesinlikle insan binmesi yasak ama bize çok iyi davranıyorlar ve güzel bir dille olmadığını söylüyor. İngilizce bilen Ali Rıza aslında kaşkai Türklerinden ( şahseven ) bizi evine davet ediyor, bizde kabul edip atlıyoruz arabaya evine gidiyoruz. Bu gece içinde kalacak yeri de çözmüş oluyoruz böylelikle. Ali Rıza orada çalışan liman memuru, aslında bu işin her şeyini biliyor o yok diyorsa yoktur demi biz de kabulleniyoruz gemiyle gidemeyeceğimizi.
Ali Rıza sabah olunca havaalanına bırakıyor, cuma günü olduğu için havaalanı bile kapalı. Şehir merkezine gitmek için otostop çekiyoruz 3 kadın bizi arabasına alıyor ben Türkiye de bile böylesini görmedim. Gideceğimiz yere kadar bırakıp tel no Facebook ne varsa alıyorlar.

Gemiden vazgeçtik yani pes ettik. Öyleyse uçak bileti alalım diyoruz, bunun için wifi arıyoruz koca şehirde ne wifi var ne internet cafe. Sonunda bir yer buluyoruz ve en ucuz biletlerin Qeshm adasından olduğunu görünce tekrar adaya geçelim oradan alırız diyoruz.
Vapur iskelesine vardığımızda yine aynı taktik ile paramız yok rica etsek geçebilirmiyiz diyoruz bu sefer kabul etmiyorlar. Siz dünde geçtiniz diyorlar. O sırada orada kaptan olan bi abi, alıp bizi bilet gişesine götürüyor bizim biletleri kendi kartıyla alıp veriyor. Çok mahcup oluyoruz tabi, kim bilir kaç kuruş maaşı var gitti bize bize bilet aldı üstüne birde oradan taksiye binebilecek kadar zorla para verdi. Gel de bu ülkenin insanını sevme. Çok güzel insanlar hala var, hala yaşıyorlar.

Karşıya geçip bir ofisten Dubaiye bilet alıyoruz, tüm uçuşlar dubai üzerinden olduğundan Colombo biletinide oraya varınca alırız diye gidiyoruz havaalanına. Sıraya geçiyoruz sıra bize geliyor ve vizemizi soruyorlar yok, diyoruz colombo uçuşunun biletini soruyor yok diyoruz. Geçemezsiniz diyor. Öylece kala kalıyoruz yaklaşık 300 dolar kaybedecez bu durumda

Yarım saat vaktiniz var bilet alırsanız Sri Lanka’ya ve onu gösterirseniz geçersiniz diyorlar.


Ne paramız var, ne kartlar çalışıyor iranda, ne internet ne de wifi hiç bir şey yok. Birden bir panik havası içinde havaalanın tüm görevlerileri ayağa kaldırıyoruz ve kimimiz güvenliğin bilgisayarını kullanarak bilet için formları dolduruyor kimimiz karta para attırmaya çalışıyor kimimiz telefonla şifreyi öğrenmeye çalışıyoruz. Tam 3 dk kala bileti almayı başardık ve uçağa koşarak son dk yetiştik. Dubai havaalanında geçirdiğimiz 1 günün ardından biraz önce Dubai havaalanından kalktık ve Colomboya doğru uçuyoruz. Bakalım bu tropikal adada bizi neler bekliyor ?

İran yol rehberi