Full Moon Partisi | Tayland Yol Günlükleri 

Phi Phi Ada‘sında geçen günlerimi bu yazımda anlatmıştım. Eğer okumadıysanız buyurun… Şimdi Ko Phangan Ada’sında geçen Efsane Full Moon partisini anlatmak istiyorum.

Vize sorunu olmasa bu adadan daha çok kalırdım ama bir an önce otostop çekip ülkeden çıkmam gerekiyor. Bende ilk bota altayıp Phuket’e geldim. Vizenin bitmesine 5 gün var ve vizenin bitiş tarihinden 2 gün önce Asya’nın en büyük partisi Full Moon parti var. Bir karar vermem gerekiyor…eğer partiye gidersem ülkeden çıkmak için geç kalabilirim böylece sağlam bir para cezası öderim, yada otostop çekip tekrar Malezya’ya girip – çıkıp partiye yetişmeye çalışabilirim…ama Malezya işi biraz zor duruyor çünkü çıkarsam 3 gün içinde girereme durumu var felan…

velhasıl riski alıp Full Moon partiyi seçtim… Bu partiyi kaçırmayı göze alamazdım ve parti daha şimdiden iki kat heyecanlı olmaya başladı.

Phuket’den otostopla uzun bir yolculuk sonrası Surat Thai ye geldim. Burası partinin olduğu adaya yani Ko Phangan’a gitmek için ana karada son nokta. Binbir pazarlıkla feribot biletini aldıktan sonra adaya doğru 2 saat yolculuk başladı…


Adaya vardığımda akşam olmuştu, bottan inip adada yürümeye başladım. Yine her zaman ki bilinmezlik, nerede kalacam? parti nerede ? Ben Ada’nın neresindeyim? Neyse bir sahil bulurum uyurum ama önce hostellere bakayım belki ucuzdur 3-5 dolarsa kalırım zaten dün paramı kazandım dedim.

Sokakta yürümeye başladım, inanılmaz sessiz 3-5 restoran var şarap tokuşturan bir iki insan görüyorum. Sanırım yanlış adaya geldim felan diye düşünürken önüme bir hostel çıktı.
Merhaba, yeriniz var mı? Geceliği ne kadar?

– evet var, ama yarın Full Moon bu yüzden 100 Bath olan oda bugün 1000 Bath.

– Öh dedim. Sağolun…

Yürümeye koyuldum, hostel olmayacak galiba en azından duş alayım, sahile öyle gideyim dedim. Önüme çıkan ilk Hostele girdim.

” Wanderlust Hostel ”
Hey, selam!

Merhaba, merhaba…
Resepsiyona gidene kadar 5-6 kişiyle selamlaştık sanki beni bekliyorlar gibi…. Merhaba yeriniz varmı?

– Merhaba, hoşgeldin son bir yerimiz kaldı 700 Bath.

Teşekkürler, benim için biraz pahalı sanırım sahile gidip uyuyacam. Peki gitmeden çantamı buraya bırakabilirmiyim?

– Tabi bırakabilirsin, hatta istersen ( ortak alanı göstererek ) buradada kalabilirsin.

Gerçekten mi? Süper olur çok teşekkür ederim. Bende size yardım ederim öyleyse daha önce hostel tecrübem var sadece ne yapmam gerektiğini söyleyin yeter.

Halbüki hostel tecrübem Krabide gördüğüm ortam, biraz gözlem yaptım hepsi o.

– Harika, gel sana bir havlu vereyim duş al sonra beraber yemek yeriz. Bu gece delice bir akşam olacak, Full Moon kadar büyük bir parti var ” Jungle Parti ”

Bir an duraksadım, etrafıma baktım.
Akşam kalacak yer ✅

Yemek✅

Duş✅

Full Moon öncesi efsane bir parti ✅

ve Hostel’de kalan süper insanlar✅

Hepsi bir anda oldu bile, yol açık diye buna denir 😉

Akşam boyunca Hostelde insanlara oyunlar oynatıp, deli gibi eğlenmek ve eğlendirmek benim tek görevim. Bana bazı İçkiler sınırsız Böylelikle insanlar hotelden memnun kalıp, daha fazla içki içip her türlü kazanımı Hostele sağlayacak. Bunu tam anlamıyla en iyi şekilde yaptım, çünkü daha bir hafta önce Krabi’de gördüğüm çılgın Hostelden ne öğrendiysem burada uyguladım ve bir anda sevilen çocuk oldum.

Gece ilerleyen saatlere doğru insanlar şarhoş olmaya başladı bizde rengarenk boyaları çıkardık ve başladık insanları boyamaya. Sanki daha önce defalarca yapmışım gibi aklıma ne gelirse çiziyorum üstlerine, kafalar güzel olduğundan herkes woouw wouuw felan diyor ama ortada bir şey yok bir çiçek çiziyorum altı üstü hepsi bu.

 Taksi jeepler geldi hostelin önünde bekliyor, jungle parti zamanı. Parti ücreti ödememem için Nena, (hostelin sahibi) bize kendi kartını verdi. Atladık arabalara jungle a gittik. Bir Ormanın içi komple insan dolu olduğunu düşünün, heryerde deli gibi müzik çalıyor parti burada çoktan başlamış. Deniz’den uzakta olmamıza rağmen erkekler sadece shotlu ver kızlar bikinili…her yerde rengarenk saykokolik renkler ve uçan insanlar…

Parti boyunca dans felan derken ben bizimkileri kaybettim, sürekli birileri geliyor dans ediyoruz sonra değişiyor pek bende anlamıyorum olan biteni ama çok güzel eğlendim enerjisi harika insanlarla dolu bu ada. Sabaha karşı şehre giden bir taksinin arkasına tutundum. Taksi bizim hostelin olduğu yerin tamamen ters yönüne gitmiş. Neyse sabah olunca Hostele giderim dedim, sahile geçtim güneş beni uyandırana kadar plajda uyudum.

Sabah uyanınca otostop çekip Hostele döndüm, millet kendini Hostele zor atmış sanırım herkes bir yerlerde uyuyor. Bilardo masasında bile uyuyan vardı.

Bugün büyük gün, asıl partinin yani Full Moon olduğu gün. Hostelde yapacak iş çok ve benim gibi Hostelde çalışan iki insan daha var birisi Almanya’da yaşayan Türk Bugay diğeri Fransız Claire. Başladık temizlik yapmaya, yaptığımız pek bir şey yok aslında yatakların çarşaflarını değiştiriyoruz, yerleri süpürüyoruz felan normalde 2 saatte tüm iş bitiyormuş. Bugün hazırlık çok olunca temizlik bitince mutfağa geçtim barbekü yapmak için Sırbistanlı şefime yardım ettim

 Gönüllü olarak çalışmak kadar eğlenceli bir iş tarzı yok sanırım. Çünkü adı üstünde gönüllüsün, içinden geldiği gibi yapıyorsun böylece daha iyi bir iş çıkıyor.
Nena yanıma geldi,
– istersen bundan sonrada burada gönüllü olarak çalışabilirsin, adada ne kadar kalmayı planlıyorsun?

Aslında Full Moon’dan sonda hemen gitmem gerekiyor, vize sorunum var…

Akşam oldu, bu sefer hostel dışardan gelen insanlarla beraber daha kalabalık. Oyunlar, dans, müzik derken yine boyaları çıkardık
” pikasso sahnede ”

diye espiri yapıyor millet. Bende hafif çakır keyif tamamen düşünmeden delicesine boyuyorum çok eğlendim bu işi yaparken.

Marketten buz almaya giderken restoranın önünde oturan iki kız oturuyordu. Bugay onlarda davet etti partiye, onlarda bize dahil oldu ve büyük an geldi…. Taksiler hostelin önünde birikti…Saat 1 gibi doluştuk taksilere Full Moon Partisinin olduğu sahile…

 Sahili rengarenk, resimler boyalarla kaplamışlar, sokaklar insan kaynıyor. Ara bir sokak bulduk sahile açılan… Her bir barın önünde kumsala kurulmuş dev gibi sahneler var geri kalan yerler kumsal ve Deniz her yerde dans eden insanlar…

Partinin devamını videodan izleyebilirsiniz…

Phi Phi Adaları | Yol Günlükleri 

Phi Phi Adası gezi maceram iki Avusturyalı insan sayesinde başlamıştı. Bir önceki yazımda anlatmıştım. Biletimi alır almaz ilk bota atladım heyecandan içim kıpır kıpır 2 saatlik bir yolculuk sonunda ana adaya vardım…

Bu Ada’nın bende hikayesi çok eskiye, lise yıllarıma dayanıyor. Ben daha herhangi bir ülkenin dünya haritasında yerine gösteremezken bile bir arkadaşım

” Emre bak sana bir gösterecem, burası cennet ” diye ilk gösteren o olmuştu. O günden sonra hep bir şekilde karşılaştım ve gidilecek yerlerim listesinde en tepelere kadar yükseldi. Şimdi ise bu adaya ayak basıyorum… O insana buradan kart göndermek boynumun borcu 🙂

Hayatta bir şeyi gerçekten istersen evrende ki her şey onun olması için yardım eder o yüzden hayallerine dikkat et diye bir söz vardır. Bu söz beni defalarca doğrulamıştır Phi Phi Adası maceramda bunun en canlı örneğidir.

Ada’ya geldiğimde her zamanki gibi ne yapacağıma dair g hiç bir şey bilmiyorum neler görecem, nerede kalacam yada ne yiyip ne içecem bilmiyorum. Bottan iner inmez beni küçücük sokakların olduğu sağlı sollu rengarenk restaurantların, barların, meyve tezgahların olduğu bir yer karşıladı. Burada şirin bir tatil kasabası havası var. İlk iş olarak WiFi buldum ve etrafta neler var bir göz atayım hemde gece plajda uyursam çantamı nereye koyarım bir hostel bakayım dedim. Ada’da 2-3 tane çılgın parti hostellerinden var. Hemen plajdaki En çılgın olan Blanco Hostelde gittim.

Merhaba, yeriniz varmı?

-Evet var, 400 baht.

Süper arkadaşım gelsin belki beraber kalırız. Burada bekleyebilirmiyim?

-Tabi, burası bar istediğin kadar bekleyebilirsin

Çantamı nereye koyabilirim

-Şuraya koyabilirsin, buda WiFi şifresi istersen

Süper, teşekkürler
Çantamı atar atmaz, plajdaki minderlere serildim hemen. Arkamda çalan hafif house müzik önünde çarşaf gibi yeşil deniz, plajda Mutlu insanlar….derin bir nefes aldım. İşte buradasın Emre..


Hemen önümde bir kız yalnız başına oturuyordu. Birazda düşünceli arkadan fotoğrafı çok güzel çıkacağını düşündüm ve çektim. Sonra yanına gittim.

Merhaba, fotoğrafını çektim ama çok hoş duruyordu. Umarım kızmazsın 🙂

– Merhaba, hayır tabiki güzel olmuş bana gönderebilir misin?


Sonrasında uzun uzun muhabbet ettik, Katarina Almanyada yaşıyor oda tek seyahat ediyormuş. Akşam olunca sahilin sessiz kısmına doğru biraz yürüyüş yaptık sonra yarın Phi Phi Adaları turu yapacağını söyledi eğer yapmadıysam beraber gidelim mi diye sordu. İlk başta mırın kırın etsemde Avusturalyalı abilerin verdiği paraya kıyıp bende bir aynı turu aldım. Yarın büyük gün, tüm ünlü plajlar, Ada’ları göreceğimiz gün.

Onu hosteline bıraktım, bende olmayan hostelimin önüne gittim. Plaj çoktan çıldırmaya başlamış. Phi Phi adaları gece hayatı gerçekten tam bir çılgınlık. Ateş showları, oyunlar, her mekanda gümbür gümbür çalan müzik ve onların önünde deli gibi dans eden insanlar.
2-3 saat takıldıktan sonra Katarinaya yazdım.

-Çantamı senin hostesine koyabilirmiyim?
Tabi, birazdan uyuyacam hemen gelebilirsen…

Çantamı kaptığım gibi Hostele gittim. Hostel’de hosteli işleten dahil kimse yok. Burada uyumak fena fikir değil sanki 😉

Bu gecede rahat bir yatakta ücretsiz kalmış oldum. Sabah oldu kameraları kaptığımız gibi turun başladığı yere, gittik atladık uzun geleneksel tai botlarına ve başladı efsane yolculuk
İşte en karşımda Dünya’nın en güzel plajları…


Önce bembeyaz kumlar selamladı uzaktan…
Sonra her şey sessizliğe büründü, motor durdu…

Süzülerek, yavaş yavaş adaya doğru yanaştı uzun bot

Yan yana sıralanmış korsan tekneleri gibi duran botların arasına doğru…

Kuma gelince durdu, etrafıma bakındım. Gerçekten buradamıyım?

Bottan aşağıya atladım, suya deyince kendime geldim sanırım bu gerçek…

Kuma ayağımı bastım, tüy gibi İpek gibi akla gelebilecek tüm yumuşak sıfatlar…

Tur boyunca hissettiklerimi fotoğraflara bırakıyorum…


  
  

Gün batımından sonra ana kara Phi Phi ye döndük. Hostelde biraz dinlenip çılgın gece hayatına biraz takıldık. Geç saatte Hostele geldik yine kimse yok bir gece daha ücretsiz uyudum. Sanırım geceleri kimse kalmıyor burada.

Ertesi sabah olduğunda Katarina adadan ayrıldı bende nerede ucuz pilav yerim diye sokakta dolaşmaya başladım. Birisi elime bir kağıt verdi, kağıda baktım. Havuz Partisi ” Ücretsiz giriş ” yazıyor. Bu bir fırsat olabilir diye düşündüm, pilavamı yer yemez partiye gittim.
Parti efsane, öğlen saatlerine olmasına rağmen insanlar uçmuş. Garsonlardan birine yöneticiniz nerede diye sordum beni odasına götürdü.
Kendini tanıttım,

– Merhaba ben Emre, fotoğrafçıyım dünya turundayım. Eğer isterseniz partinin fotoğraflarını ücretsiz çekerim ama karşılığında bana sınırsız içki vereceksiniz.
Kabul etti, hatta baya hoşuna gitti ki benimde öyle. Zaten fotoğraf çekecektim hemde eğlenmek için sınırsız içkim oldu şimdi.


Önüme gelene içki ısmarlıyorum, en pahalı içkileri seçip içiyorum derken harika bir gün geçirdim. Akşam oldu ilk gün gittiğim Hostele gittim. Parti oradada devam ediyor ama ben çoktan yorulduğumdan hostelin terasındaki minderlere çıkıp uyudum. Böylelikle bundan sonra ki günlerde nerede kalacağımı bulmuş oldum.

5 gün böyle geçti bu adada, gündüzleri tanıştığım insanların fotoğraflarını çekiyor akşamları partiliyordum.

  Buranın birde ünlü adayı izleme tepesi var. Son gün Emelie ile oraya çıkalım gün batımını izleyelim biraz fotoğraf çekeriz dedik.

 Orada ise başka bir süpriz karşıladı. Dünya’nın en güzel manzaralı ofisine sahip iki çılgın Türk. Phi Phi Ada’sının fotoğrafçıları, İngilizce aksanından Türk olduğunu anlayıp hemen yanlarına gittim. Uğur abi ve Hasan abiyle tanıştım. Antalya’da fotoğrafçılık yapıyorlar kışları ise buraya geliyorlarmış. Oturduk beraber Phi Phi Ada’sının manzarasında Ahmet Kaya dinledik 🙂
sonra ücretsiz benim manzarada uçan, kaçan fotoğraflarımı çektiler.
Akşam oldu, bana yemek ısmarlamak istediler gittik hep beraber yemek yedik bol bol muhabbet ettik. Ada’nın son günüde böyle geçti. Çok teşekkür ederim güzel misafir pervelikleri için, umarım bir daha karşılarız dünyada bir yerde.

Vizem bitmek üzere olduğundan, hemen ülkeden çıkmam gerekiyor 4 günüm var. Ana karaya gideyim oradan otostopla çıkarım diye düşünüyordum. Ayrıca hemen girip çıkayım ki sonra buraların en ünlü partisi Full Moon Partisine gelirim diye tasarladım kafamdan.
İlk vapurla Phuket’e geldim. Çok öncelerden tanıdığım arkadasım Kenan’da Phuketde imiş. Buluştuk, gece çantaları alıp sahile gittik. Birde bimden aldığı pilakileri çıkarmaz mı, nasılda özlemişim. Tepemizde Kocaman ay, önümde pilakiler ve Türk arkadaşı bulunca kendimi Olimpos’ta kamp yapıyor gibi hissettim. Gel gör ki Taylandayız.

Sabah oldu, Kenan ayrıdı ben uyumaya devam ettim. Kalkıp bir an önce otostopa başlamam ve ülkeyi terk etmem lazım. Neyse Uyuşuk bir şekilde kalktım, çantamı topladım hiç gidesim yok. Karnımda fena aç şöyle bir adana kebap olsada yesem havasındayım. Aldım çantamı duvarın üstünde oturuyorum. Hemen yan tarafımda Bir adam eşinin fotoğrafını çekiyor, eşi şekilden şekle giyiyor Ada’m yattığı yerden çekmeye çalışıyor. Bende gittim yanlarına isterseniz profesyonel fotoğraflarınızı çekebilirim eğer beğenirseniz ödersiniz dedim. Telefonumdan daha önce çektiğim fotoğrafları gösterdim, kabul etti. 2 saat boyunca çekim yaptık. Bira ısmarladı, epey bir meyve yedik 5 yıldızlı otelde kalıyorlar. Fotoğrafın hepsini attım telefonuna editledim gönderdim, epey hoşlaşırsan gitti. Çıkartıp hatrı sayılır bir para verdi. Gittim sağlam bir yemek yedim ayrıca Full Moon partisine gidiş biletimde çıkmış oldu.

Ko Phangan Ada’sına doğru yola çıktım…bir sonra ki yazım Full Moon Partisinde görüşmek üzere…:)

Çılgın Krabi Macerası ( +18 ) | Yol Günlükleri

Otostop çektiğim Taylandlı amca Ao Nang ( Krabi ) gelince ben buradan dönüyorum sahil bu tarafta diyince aldım çantamı atladığım aşağıya. Sonunda geldim Krabi ye, önce dinlenmem lazım 2 gündür doğru düzgün uyumadım otostop, gece çıkmaları art arda geldi. 

Caddede bilinmeze doğru yürürken bir hostel gördüm, aslında daha çok bar’a benziyordu. ” Summer Party Hostel & Bar ” Dinlenecek yeri buldum dedim içimden, ilk önce sanki rezervasyon yapacakmışım gibi yer varmı diye sordum, maalesef bugün doluyuz diyince banada bir şans doğru. Yarın için rezervasyon yapalım öyleyse ama önce arkadaşlarımı beklemem gerekiyor onlara göre hareket etmem lazım dedim. Tabi tabi dedi, aldım çantamı içeri geçtim ortak alan minderin üzerine atlat atlamaz 4 saat aralıksız uyumuşum. Kalktığımda hostelde parti başlamıştı, hemde şimdiye kadar gördüğüm en çılgın parti. 

  
Daha gözümü ovarken, free shot wuhuuu diye ağzıma doldurdu tüm içkiyi. Millet deli gibi dans ediyor, daldım aralarına bende dans etmeye başladım. Sanki oranın sürekli giden parti çocuğu gibi. Sonra oyunlar başladı, ilk oyun uzun bir masanın etrafına insanlar karşılıklı olarak diziliyor ve herkesin elinde içki bardakları. Yoksa bile veriyorlar eline hemen. Oyun bir uçtan başlıyor ve karşındaki ile kadeh tokuşturup içiyorsun masaya koyup takla açtırarak ters çeviriyorsun. İlk sıra bitiren kazanıyor kaybeden taraftan herkes üzerinden bir şey çıkartıyor. Oyunun sonunda herkes çıplak kalıyor. 

Bu durum git gidece daha çılgın hal almaya başlıyor, kızlar bar masasının üzerine yatıp krem şanti üzerine sıkıp herkes sırayla ……neyse bu konuyu daha fazla derine inmek istemiyorum 🙂

  

Gece 12 ye doğru pub crawl wuhuu diyerek herkes çiplere koştu, n’oluyor demeye kalmadan kolumdan tuttu biri atla atla gidiyoruz…

3-4 jeep e bindik sırayla barları geziyoruz her barda içki veriyorlar ücretsiz. Meğerse bunun bileti varmış herkes 400 Bath Ödemiş benim haberim bile yok, ertesi gün hostelde ki duvarda fiyatı görünce anladım. 

Gece 4 gibi Hostelde döndük, herkes odasına çıktı bende önce minderlerde yatarım diyordum ama sonra odalara bi bakayım dedim. Boş bir yatak buldum geçtim orada yattım. Tabi alarmı kurdum sabah 8 e birisi gelmeden kalkıp minderlere giderim diye. 

Sabaha kadar çok güzel uyudum, kalktım birde kahvaltı varmış Hostelde açık büfe. Deme keyfime bu kadar bedava da yaşanmaz diyeceksiniz ama hepsi kendi oluyor ayarlasam tutmaz. Kahvaltıyı görünce 3 günlük yemeğimi yedim. 

Öğleye doğru çalışanlarla haşır neşir olduk epey muhabbet ettik. Buradı aynı Zaman’da bar olduğundan istediğin gibi takılabiliyorsun. Yatak bölümüne geçiş için kartlı sistem var bende ne zaman duş alacak olsam yada başka bir şey birinin içeri geçmesini bekleyip arkasından gidiyordum. 

Bu akşam dev bir parti olacağını öğrendim, patronun doğum günüymüş. Dün çılgın bir parti idi bugün daha ne olabilir dedim içimden. Hemen araya girdim, bu akşam fotoğrafçınız benim öyleyse dedim. Süper olur bizde sana ücretsiz içki ve kalacak yer veririz. Böylelikle 2. Gününde garantisi almış oldum. Akşam oldu, barbekü kuruldu bir güzel yemek yedik sonra patron geldi parti başladı. Patron bu kadar çılgın olmasa zaten böyle bir mekan nasıl işleyecek. 
   

 Dün akşam kadar gayet eğlenceli bir akşamdı.

Sıra geldi Ada’ları keşfetmeye. Phi Phi Ada’sına gidiş en ucuz 35 tl. Adaya Otostop çekecem. Nasıl giderim diye düşünürken aldım elime bir karton ve üzerine 

  
” Phi Phi adası benim hayalim, lütfen Oray’a gitmek için beni destekleyin ” 

yazdım. Sakin bir köşe bulup oturdum, 3-5 kişi geçiyor gülümsüyor fotoğraf çekiyorlar. Sonra bir kaç kişi harika diyerek para bırakmaya başladı, 1 saat içinde epey bir para birikti. Sonra 2 tane Avusturalyalı Ada’m geldi. Elinde pizza, kola. Seni arabandan gördüm dostum, Nasılsın? Nasıl gidiyor? Açmısın al bunlar senin için dedi. Bizde Phi Phi için geldik ben senin biletini Alacam toparlan hadi gidiyoruz! Dedi. Vallaha mı? ( Really ) Nasıl Mutlu oldum. Hem dünyada hala böyle iyi insanlar olduğunu görünce hemde Phi Phi ye gidebiliyorum diye. 

  
Phi Phi macerası böylelikle başlamış oldu…

Uzun bir süre unutamayacağım bir yol hikayesi | Malezya Yol Günlükleri 

……yolun kenarın beyaz bir levha gördüm, aldım üzerine ” Penang ” yazdım. Yaklaşık 40 dakika boyunca otostop çektim, şarkı söyledim hoplayıp zıpladım ( yol halleri ) bir baktım çok ilerde kırmızı bir araba durmuş. 
– Acaba bana mı durdu ?

– Kesin çiş molası, bana dursa burada dururdu.

– E arabadan kimse inmiyor?

– Bir el sallayım bakim ne tepki verecek

– Aha vala beni çağıyor……

Malezya zor başlasada unutamayacağım anılarla bitiyor olması benim nazarımda bu ülkeyi en üst sıralara koyuyor. Telefonun çalınması, Singapur’dan ban yemek, dost kazığı yemek…diye devam ederken Nihal ve Koray gibi iki güzel insanla tanışmamla herşey yoluna gitmeye başladı. Önce Nihal’i sağ salim ülkeye gönderdik sonra bende yola koyuldum. Kuala Lumpur gelince önce Konsoloslukları ziyaret ettim, Tayland, Kamboçya, Çin derken Vietnam’ın yaptığı ayıbı insan düşmanına yapmaz. Bunu başka bir konuda anlatacam.

Couchsurfing’den Nadia ile anlaşmıştık. Benimle KL merkezde buluştu aldı evine götürdü. Evinde benim gibi sırtçantalı gezginler vardı, hemen kaynaştık, gittik hep beraber yemek yedik. Bir kaç gün KL’de gezdik. Önce Batu Cave’e gittik sonra Çin mahallesine derken uzun zaman sonra tekrar yola çıkmanın, yeni insanlarla tanışmanın iyi geldiğini hissetim. Bu Zaman’da ailemin ve arkadaşlarımın desteğiyle ucuz bir telefon aldım.
Nadia Endonazya planı için ayrılmak zorunda kaldı. Bende yeni bir host aramaya koyuldum, ve aynı günde istek göndermeme rağmen Sam beni kabul etti. Bana gelmem gereken tren istasyonununu söyledi, trenin fiyatına baktım 4 ringit, ben bununla iki kere pilav yerim dedim ve trene kaçak bindim. Zaten ne soran oldu nede kimsin diyen. Sam’i istasyonda gördüm hemen tanıdı, arabasayla gelmiş, aldı beni evine götürdü. Sam 51 yaşında müslüman 3 çocuk annesi bir kadın. Benden önce gelen Amerikalı çiftle beraber öğle yemeği yedik, sonra aldı bizi etrafı gezdirmeye. Çocukluğunun geçtiği köyleri gezdik, Malezya’nın geleneksel pazarlarına götürdü bizi bir sürü yemek denedim, sonrada gün batmaya yakın biraz maymunlarla oynayalım diye bir tepeye götürdü .   

   

 2 gün süren güzel bir Couch surfing deneyiminden sonda tekrar yola koyuldum. Sam beni ana yola bıraktı otostop çekmeye başladım. Bu sefer hedefim Cameron Highlans, yani Malezya’nın yeşil yaylaları….  

  
6 gün Cameron Highlans’da kaldım. Bu süreçte Troji gibi müthiş bir insanla tanıştım. Troji burada doğmuş büyümüş, İngiltere’de yaşadıktan sonra buraya gelip kendi dizayn ettiği ve işlettiği bir müthiş bir hostel açmış. 5 gün boyunca beni burada ücretsiz ağırladı. Ağırladı derken odayı verip burası senin yerin deyip gitmedi. Sabahları Çinli ailesiyle kahvaltı yaptık, akşamları yemek yedik. Bana çubuklarla yemek yemeyi öğrettiler, hepberaber yemek yiyişime güldük çünkü göründüğü gibi hiçte kolay değil 🙂 
Nerdeyse her gün bir film izledim, bir kedi köşem vardı tüm günü orada kitap okuyup müzik dinleyerek geçirdim. Güneş batmaya yakın hostelin hemen arkasındaki tepeye domates tarlalarının arasına gidip, bir kaç domates yiyordum. Kokusu harika bu domateslerin… Bazı günler oldu çoluk çocuk ailecek hep beraber çiçek toplayıp onları paketledik. Hostele gelip giden birbirinden farklı insanlarla tanıştım. Bazen Hostelde kimse olmuyor telefonlara ben bakıyordum, yeni birileri geliyor odalarını gösterip hosteli anlatıyordum. Bir nevi buranın bir parçası oldum, bu kadar kısa sürede alışmamın tek nedeni troji…

  
 
Ve artık yola koyulma vakti geldi, Hostelde kalan bir Amerikalı kız otostop çekeceğimi duyunca, istersen seni ana yola kadar bırakabilirim dedi, süper olur dedim. Çantamı topladım herkese sarıldım bol bol teşekkür edip ayrıldım, ayrılırken içimi bir hüzün kapladı…çok alışmamak gerekiyor sanırım. Evet geriye güzel dostluklar ve anılar kalıyor ki bunları sindirmek, duygularına hakim olmak o kadarda kolay olamıyor. Ancak yeni bir anı, yaşanılan başka bir macera ve yeni insanlar bunu kolaylaştırıyor.

Ana yola çıktığımda hedefim Malezya’nın kuzeyindeki Penang Ada’sına gitmekti. Couch Surfing istek gönderip de cevap alamadığım tek yer burası oldu. Nerede kalacağımı bilmiyordum, çokta önemli değildi zaten matım var, uyku tulumum hamağım var daha önce yaptığım gibi bir park bulur uyurum diyordum. 

  
Otostop çekerken yolun kenarın beyaz bir levha gördüm, aldım üzerine ” Penang ” yazdım. Yaklaşık 40 dakika boyunca otostop çektim, şarkı söyledim hoplayıp zıpladım ( yol halleri ) bir baktım çok ilerde kırmızı bir araba durmuş. 

– Acaba bana mı durdu ?

– Kesin çiş molası, bana dursa burada dururdu.

– E arabadan kimse inmiyor?

– Bir el sallayım bakim ne tepki verecek

– Aha vala beni çağıyor…

Koşarak arabaya doğru gittim, bir Aile küçük kızlarıyla beraber Penang’a evlerine dönüyorlarmış. Tanışmaya başladık, bende kendi hikayemi anlattım, biraz şaşırsalarda sonra alıştılar. 

 
– Nasıl yani hep otostop mu çekiyorsun?

– Başına hiç kötü bir şey geldi mi?

– Peki biz almasaydık ne yapacaktın?

– Nerede uyuyorsun

– Yemek işini nasıl hallediyorsun?

– Ne iş yapıyorsun?

– Ailen ne diyor bu duruma
Tek tek cevapladım, 

Evet otostop çeliyorum sürekli, şimdiye kadar başına kötü birşey gelmedi umarım gelmez. Eğer siz almasaydınız bir park bulup yatmayı planlıyordum, bunu daha önce çok yaptım dışarda yatabilirim. Yemek için her zaman az bir param var, zaten genellikle pilav yiyorum ki 1 tl ye bol baharat soslu koca bir tabak pilav yemek mümkün. Ve bazen insanlar teklif ediyor yemeğe hayır diyemiyorum. Ailem ilk başta biraz endişeliydi ama şimdi sonuna kadar destekliyor, bana güveniyorlar. Couchsurfing gibi bir sistem var, onu zaten biliyormuşsunuz. 
Diye uzayıp giden bir muhabbet arada bir ” bu yaşta helal olsun ” imlemeri ile sorular devam etti. Bir ara mola verip yemek ısmarlamak istedi tokum deyince, mango aldı (tropikal meyveler harika).  

 

Nasıl mutlu oldum böyle küçük şeylerden mutlu olmayı yol öğretiyor insana. Senin gibi bir arkadaş edinmek bizim için mutluluk dediler, ve evlerinde istersem evlerinde beni ağırlayabiliceğini söyledi. Çok teşekkür ederek kabul ettim. Biraz önce mangodan mutlu olurken üstüne böyle bir teklif almak inanılmaz bir duygu. Yol süprizlerle dolu diye hep söylüyoruz ya işte onlardan birisi daha. 2 saat sonra Penang’a geldik. Gün batmaya yakın hemen eve gitmeyip seni bir tepeye götürmek istiyoruz, dedi. Baraj gibi bir yere geldik, burası tüm şehri tepeden gören bir nokta. Gün batınca eve doğru giderken biraz şehri süzdüm. Biraz Singapur’a benziyor dev gibi binalar düzenli şehir, Çin nüfusu yoğun…

 
Eve geldik, ve beni başka bir sürpriz karşıladı. Evin adresi bir kağıda yazıp anahtarı elime verene kadar anlamamıştım. Meğerse koca evi bana vermişler! Burası daha önce yaşadıkları ev 3 ay önce yeni bir eve çıkmışlar eski evdeki bir odayı bir kıza kiralamışlar. Kızda evde olmayınca evi bana bırakıp gittiler. Ev 20. Katta bir eski bir rezidans ama çok güzel birde havuzu var. Evde yok yok, içecektir yiyecekler istediğini kullan dediler. Ben bir iki saat kendime gelemedim. Yoldan tanımadığı birini alıp birde evlerini veriyorlar. Bu duygu hangi kelimelerle ifade edilir bilemiyorum, öyle güzel insanlar var ki dünyada umarım hayat boyu böyle insanlarla dostluk kurar tüm enerjimizi bu insanlar için harcarız. 

Yol güzel arkadaşlar, yola çıkın…

Hindistan Trenin’de bir seyyah | Yol Günlükleri

​Tren yolculuklarında hep kitap okumayı hayal eder,
Her seferinde müzik dinleyerek uyuya kalırım.
Trenin ritmik sesi, sallanışı beşik gibi uyutur adamı.
Bir de cam açıksa püfür püfür eser rüzgar deme o zaman keyfime.
Sabah olur
Güneşin doğuşunu izlersin elinde seyyar satıcıdan aldığın sıcacık kahve ile.
Bir bakarsın yağmur yağar,
Camdan aşağı süzülen damlaları seyredersin, sarılırsın battaniyeye.
Her durakta başka başka yüzler görürsün.
Tren bir dolar, bir boşalır.
Birbirinden farklı anlamadığın konuşmalara ortak olursun
Ellerinde eşyalarla satış yapmaya çalışan insanlar gelir geçer.
Bir bebek ağlar, bazende iki yaşlı adam düet eder sabaha karşı.
Çok kızmazsın ama, biri yeni geldi, diğeri anca gider
Tren gibi hayatta gelir, geçer…Hindistan'da Tren Yolculugu

Telefonumun Çalınması ve Singapur’a 2 yıl Ban


Dünya turuna çıkalı 6 ay oldu ve son 1 haftadır bu yolcuğumun en zor günlerini geçirdim. Öncelikle bu günlerde bana maddi manavi destek olan herkese çok teşekkür ederim, sizlerin yeri bende çok ayrı eksik olmayın.

Singapur’a ilk geldiğimde her şey çok güzeldi. Burada olduğum süre boyunca çok güzel insanlarla tanıştım, unutamayağım deneyimler yaşadım. Şehirlerle aram iyi olmamasına rağmen singapura farklı bir yakınlık hissettim tabi bunun en büyük nedeni yine insanlardı.

Burada 4 gün kaldıktan sonra, Malezya’ya hasta olan ve ameliyat geçiren arkadaşımın yanına ziyaret etmek istedim. Bir kaç gün kalırım elimden geldiğince destek olurum sonra yine dönerim diye sırt çantamı dahi almadım yanıma. Zaten Singapur ile Malezyada ki Hastanenin arası 3 saatlık mesafe. Pasaportu alıp hastanenın yolunu tuttum, arkadaşımı bulmam zor olmadı. Ilk gece Hastane odasında Nihal’in yanında kaldım. Geceden biraz uykusuz kalınca gündüz hastanenin içindeki banklara gidip biraz uyumak istedim, Cebimden telefonumu almışlar.

Bu durum çok üzdü beni, daha geçen ay Hindistan’da telefonumu çaldırım üzerine yine çaldırınca morelim epey düştü. Ailem bu konuda beni sonuna kadar desteklese de onlardan herhangi bir şey isteyeme yüzüm kalmadı. İçerisinde giden binlerce Fotoğraf, Videolar onca emek… bir başka üzüntü.

Bunun üzerine uzunca bir süre düşündüm ve Nihal’in telefonunu kullanarak Facebook’dan yardım istemeye kadar verdim. Başka çarem kalmadı gibi gözüküyordu, yola devam ederim yeni fotoğraflar çekerim, aradan zaman geçer unuturum diyordum. Başta ailem ve yakın arkadaşlarım olmak üzere yardım eden herkese çok teşekkür ederim. Benim için çok değerli…


Singapur’a 2 yıl Ban 

Ardından Bu morel ile hastane’de kalmanın anlamsız olacağını düşündüm ertesi gün Singapur’a dönmek üzere yola koyuldum. Singapur’da arkadaşlarımla buluşur kafa dağıtırım biraz dinlerim böylece bu üzüntülü süreci hızlı atlatırım yola devam ederim diye düşünüyordum. Malezya sınırını kolayca geçtim, singapur sınırına geldiğimde ise o kadar kolay olmadı. Önce beni farklı bir odaya aldılar. Sivil bir adam geldi, benim hakkımda sorular sormaya başladı.

Ne iş yapıyorsun? Neden singapura gidiyorsun? Çantanda ne var? Daha önce hangi ülkelere gittin? Nerede kalacaksın? Uçak biletin varmı? gibi uzayıp giden normal sorular zinciri. Singapurun kurallar ülkesi olduğu ve katı kurallar ülkesi olduğu zaten biliyorum yani bunlar normaldi.

Hepsini gayet sakin bir şekilde cevapladım, uçak biletımi istedi. Daha önceden THY üzerinden ücretsiz rezervasyon yaptırmıştım. Onu verdim içeri gitti aradan 20 dakika geçti tekrar geldi bu sefer farklı sorular sormaya başladı.

İçerde kimi tanıyorsun? ilk geldiğinde nerede kaldın? ne zaman singapurdan uçacaksın?

Yine gayet bir şekilde cevapladım içeri gitti ardından beni başka bir odaya aldılar. Bu seferde başka polisler, aynı soruları farklı şekilde soruyolar. Çapraz sorgumaya başladılar tabi anlaşılması çok kolay benim yaptığım illagel hiç bir şey yok o yüzden gayet sakin ve rahatım hepsini düzgünce cevapladım. Tekrar dışarı aldılar, aradan yarım saat geçti başka odaya aldılar bu sefer yine başka polisler. İçerde kalacağın adresin verebilirmisin? kalacağın kişinin adı nedir?

Yanımda telefonum olmadığı için hiç bir şeyi kanıtlayamadım, bildiğim tüm bilgileri söyledim isimler yarım yamalak adres bilgileri metro istasyonu isimleri…. bir kaç defa rica ettim bilgisayarı kullanmama izin verin size tüm bilgileri vereyim dedim ama kabul etmediler.

ICA’de çalışan herkese tüm hikayemi anlatmış oldum. Bu süreç içerisinde benim gibi bir sürü insan gelip gidiyor sorgulanıyorlar damgayı basıp gönderiyorlar. Tıpkı benim ilk geldiğimde olduğu gibi. Uçak biletimi doğrulamak için Thy’i aradılar ve onlarda biletimin iptal edildiğini söylemiş. Bu onlara çok güzel bir bahane oldu tabi, böylece beni haklayabilecekleri bir kapı buldular.

Peki bilet neden iptal edilmiş onu sonradan öğrendim. Meğerse THY rezervasyonlu biletleri 2 gün içinde ödeme yapılmadığı taktirde iptal ediyormuş, şimdiye kadar hiç bir sorun olmamasının nedenide bunlar gibi kimsenin uçak firmasını aramamış olması, bilet çıktısı görünce onaylıyolardı. Aradan 4 saat geçti beni tekrar odaya aldılar, karşımda 3 adam 1 kadın polis sürekli sorular soruyolar ben sinirlenmeye başladım tabi problem nedir? diye soruyorum cevap vermiyorlar. Tekrar dışarı aldılar beni Sonra kadın polislerden bir tanesi sen buraya gelmeden önce uçak biletinin doğruluğunu kontol etmeliydin bu yaptığın ICA’yi kandırmaktır. O yüzden seni deport etmek zorundayız….dedi

10 dakika boyunca çırpınsamda elimden hiç bir şey gelmedi. Polis eşliğinde otobüse bindirildim ve tekrar Malezyaya gönderildim bu süreç boyunca ne Telefon görüşmesi yapabildim nede beni bekleyen arkadaşlarıma durumdan bahsedebildim. 6 saat sorgudan sonra deport yemek nerdeyse Şok’a girdim kendime gelmem epey zaman aldı, malezyaya vardığımda gece 2 ye geliyordu. Kontrol noktasında ki mescide sabahlayim istedim, ikide bir gelip giden polisler uyutmadı. Sabahı zor ettim, ilk işim bir internet cafe bulup couch surfinden bir yer bulmak oldu. Şansıma çok geçmeden yardım sever bir aile kabul etti evlerine gittim. Bana çok iyi baktılar, evde bilgisayar olmasıda çok işime yaradı durumu yakın arkadaşlarıma ve Singapurda ki arkadaşlarıma anlattım.

Ardından Singapur’da ilk taıştığım insan Vera ile iletişime geçtim durumu anlattım, sonra tekrar içeri girmek için ummalı bir çalışma başlattık, haklıydım çünkü bir şeyler yalnıştı. ICA e farklı zamanlarda durumu anlatan bir sürü mail gönderdim sonra cevap verdiler ve beni başka mail adreslerine yönlendirdiler. Passaport fotokopim ve bir sürü form doldurup tekrar onlara gönderdim bu işlem 6 hafta ile 6 ay arasında sonuçlanan bir uygulama ile sona eriyor ve sonuç yine onların kararına göre değişiyor. Bu durumda Vera araya girdi ve ICA de çalışan bir yakınından yardım istedi. Durumu anlatan herşeyi onada anlattık, işlemi hızlandırabileceğini ama söz vermediğini söyledi, çok geçmeden Veranında benimde umudum bu durumdan umudumuz kesildi, sınır şehri olan Johor Bahru da daha fazla zaman harcamanın bir anlamı yoktu.

Ece ve Ulaş singapur’da tanıdığım birbirinden iyi insanlar durumu öğrenince üzüldüler tabi iki gün sonra benim için malezyaya gelip çantamı getirdiler. Onlara ayrıca teşekkür ederim. Bende bugün tekrar hastaneye geldim, Nilayın durumu kritik hastaneye epey borç birikmiş ne sağlık bakanlığı nede konsolosluk duruma müdahale etmiyor. Umarım en kısa zaman bir yardım bulup onu Türkiye’ye tedavisinin geri kalan kısmı için gönderecez.

Bunları yazarken aklıma Ataol Behramoğlunun Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir Şey var şiiri aklıma geldi bir alıntı yapmak istedim,

….Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle
Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı…

Yeni Bir telefon almam için sizde destek olmak isterseniz mutlu olurum, yapacağınız en küçük yardım benim için çok şey ifade edeektir

Iban : TR170001001359631346015001

Zirraat Bankasi

Yunus Emre Durmuş

 

Singapur’da Yaşam | Yol Günlükleri

Kurallar ülkesi/şehri düzen konusunda rakipleri Londra, Hong Kong, New York olan Asya’nın en gelişmiş şehirlerinden.
  
 Dev gibi gökdelenlerin olduğu, insanların mükemmel bir düzen ve saygı içerisinde yaşadığı en küçük ayrıntısına kadar herşeyin düşünüldüğü bir şehir burası. Her ne kadar metropol bir şehir rolü üstlensede sakin ve sessiz bir yer olması benim en sevdiğim şehirler arasında olmayı hak etti. 

Bali’den çıkıp Endonazya boyunca yaklaşık 1500 km otostop çektikten sonra başkent Jakarta’ya geldim. Aslında Singapur’a bot ile geçmeyi planlıyordum fakat Deniz yolu Hava yolundan fazla olunca 22,5 dolara uçak bileti aldım. 
Endonazyadan çıkarken sırf bir gün fazla kaldım diye ( overstay ) 25 dolar ceza ödemek zorunda kaldım ki bu para neredeyse tüm bütçemi sıfırlıyor. Ödememek için kırk takla açtım ama nafile 1 saat dil döksemde ödettirdiler, diğer türlü uçağa almayacaklardı. 

Atladım uçağa, Singapur’a geldim. Her zaman ki gibi havaalanından çıkıp ana yolu buldum ve otostop çekmeye başladım. Bir gün önce Couch Surfing üzerinden Vera ile konuşmuştuk beni ağırlayabileceğini söylemişti. Zaten küçücük şehir koşsam bitecek gibi duruyor neyse Adresi bulup evine gittim.sanki yıllardır tanışıyormuş gibi sarıldık Couchsurfing ruhu bu başka söze gerek yok.

-Çantanı bırak hadi gidiyoruz. Dedi

Nereye? Dedim. 

-Tango’ya al bu biralarıda ( dolaptan iki bira çıkardı ) yolda anlatırım.

Atladık arabaya Vera’nın yıllardır geldiği tango stüdyosuna. Fantastik bir ortam, herkes o kadar şık giyinmiş ki, ben daha bu sabah Endonazya’da hamakta uyandım akşamına aynı kıyafetlerle Singapur’da Tango yapan insanların arasındayım. Hayat ?

  

Tango’dan çıkıp eve gelince, uzundur ihtiyaç duyduğum rahatlığı buldum. Öyleki otostop, tırmanış yada kamptan sonra normal bir yatakta yatmanın keyfi bambaşka birşey, o zaman çok daha anlamlı oluyor. 

 

Sabah dinlenmiş bir şekilde kalktım, kendime kahve yaptım birde güzel bir müzik ile kahvaltı yapınca nasıl de-şarj olduğumu hissettim. Vera’ya diyorum ki, ben şimdi bu enerjiyle buradan koşarak Malezya’ya kadar giderim! Gülüyoruz..
Öğleye doğru çantamı topladım , Vera’ya sarıldım geçici bir süre ayrıldım evden. Daha önceden Facebook’tan Ulaş bana yazmıştı, “Emre Singapur’a geldiğinde bende kalabilirsin”

-Şöyle demli bir çay içersek neden olmasın 😉
 Adresi alıp evine gittim. Birde ne göreyim, benim için mütavazilik deyince akla gelecek insanlardan. Harika bir evi var iki yabancı ev arkadaşı ile yaşıyor. Hemen çay demledi, biraz oradan buradan konuştuk. Nasılda özlemişim türk çayını, muhabbetini.
Ulaş, Elektrik mühendisi burada 1 yıldır yaşıyor, daha geçenlerde Dünya Turuna çıkmaya karar vermiş ve işinden istifa etmiş. Bunu duyunca ben heyecanlandım, hemen başladık üzerine konuşmaya, ne biliyorsam anlattım uzun uzun konuştuk, harika bir macera bekliyor onu. Şimdiden yolu açık olsun.
Akşama Çin yeni yılı kutlaması için ünlü meydan Marina Bay Sand olduğu yere gittik, dev ışıklı binalar arasından geçip yeni yıl için düzenlenen meydana geldik. Şuanda Dünya Turunda olan Kerimcan Akduman’da ulaşta kalıyor bir süre sonra oda bize katıldı bu vesileyle onunlada tanışmış oldum. Havai Fişek gösterileri lazer showlar derken eve döndük. Aldık ulaşı aramıza sen şimdi dünya turuna çıkacaksın ya….

  

Ertesi gün evde pinekleyerek geçirdim dinlenmeyi özlemişim, akşam a doğru Vera ve arkadaşlarıyla buluşmak üzere evden çıktım, Yeni yıl kutlamaları bir hafta sürüyor, gittik yine Marina meydana şarkılar, havai fişekler,lazerler derken birde geleneksel olan altın yakalama anına denk geldik. “Tanrı”nın elinden kağıt parçacıkları halinde havaya altın püskürtüyorlar bunlardan havada ne kadar yakalarsan o yıl o kadar zengin oluyormuşsun. Ben şans eseri bir tane yakaladım 🙂

  
  

O akşam Vera’larda kaldım. Sabah yine blues müzik, kahve sakin bir kahvaltı yaptıktan sonra aldık bir şişe şarap atladık bisikletlere, neredeyse baştan başa pedalladık o gün Singapur’u, ardından Ulaş’da katıldı bize, bu iki güzel insan tanışsın istedim ikisinde birbirinden iyi neyse Marina Bay Sand manzarası eşliğinde şaraplarımızı içip gün bitti derken, Çin yıl başında geleneksel olan aile ile akşam yemeği yeme davetine nahil oldum. 

– Emre akşam yemeğe gelsene babam kardeşim ben Çin lokantasına gideceğiz

Eminmisin, bu aile ile olan özel bir yemek değil mi?

 – Evet ama babam’da kardeşimde çok rahat insanlardır, beraber gidelim.

– peki o zaman 🙂
 Yemek davetine hayır diyemiyorum. Hafif çakır keyif restorana kadar pedalladık. O gün hayatımda ilk defa Çin yemekleri yedim hemde Çubuklarla. Bu güzel deneyim için Vera’ya çok çok teşekkür ederim. 

  
Singapur’a geldiğimde bir gün kalırım sonra hemen kaçarım diyordum, ama burası nedendir ilginç bir şekilde beni bağladı bir türlü ayrılamadım. Bir akşam Vera arkadaşları, Ulaş ve yeni tanıştığım yine burada yaşayan Ece ile hep beraber Clarke Quay meydanına gittik. Dans akşamı! Çok da güzel dans ediyorlar, kıskanmadım değil. Biz ulaşla böyle baka kaldık, kıvırıp duruyoruz ama çok belli yani oranın adamı değiliz, bizde onlara bildiğimiz dansı, halayı öğrettik tüm bar’ı halay çekerek dönüp duruyoruz.

 

O gün Ecelerde kaldım, bana humus yapmış bildiğin humus ya, Nasıl da güzel olmuş. Dedim sen benim Hatay’lı olduğumu biliyormuydun? Memleket hasretimi bir nebzede olsun giderdim.
Malezya’da bir arkadaşım ameliyat olmuştu, o sürekli aklımda idi ama yanında birileri var diye rahattım şimdi durumuda biraz kötüleşince sabah kalkar kalkmaz çantamı bırakıp yola koyuldum. Ece sağolsun bana yollukta yaptı, Şimdi yanındayım biraz daha iyi bugün,iki gün burada kalıp tekrar Singapur’a dönecem. Dualarınızı bekliyor, çabuk iyileşip Türkiye’ye dönmesi dileğiyle…

   
     

Dünyanın En Büyük Hindu Tapınağı Prambanan’a Nasıl Kaçak girdim? | Endonazya Yol Günlükleri

3 gündür otostopla Yoldayım, ne duş alabildim nede doğru dürüst uyku uyudum ama herşey o kadar güzel ki..
.Dün gece otostop çekerken bir motorlu aldı beni Yogyakarta’ya gidiyormuş, nereden baksan 6 saatlik yol motorla gidilir mi yahu desemde atladım motora. Önce bir güzel yemek ısmarladı yağmur felan yağsada 3 saat yol geldik, ama kıçımız artık fena uyuştu durmamız lazım.

Bir petrol ofisine çektik, ben hamağımı açtım, o banka yattı. Sabah kalktık yine yola koyulduk, Yogyakarta’da neler var önceden konuştuk tabi bunlardan biriside Dünyanın en büyük Hindu tapınağı Prambanan. 20 dolar giriş ücreti varmış Nasıl girerim bilmiyorum ama bir yolunu bulacam dedim. Yol üstünde olduğundan bir baktım sağ tarafımda tapınak geçiyoruz, Dur dedim! Gidelim..

Askeri yönetim var sanki öyle kapılar güvenlik felan, zor görünüyor kaçak girme ama motoru sağa çektik, haritaya bakıyorum bekli arka tarafımda bir yer vardır…çok büyük bir alan üzerine kurulmuş.

Etrafında bir tur attık ama çift duvar var, birini atlasam diğerinde takılacam, aklını kullan Emre dedim, altı üstü içeri girip bir iki fotoğraf çekip turlayıp çıkacaksın yapabilirsin!

Çıkış bölümü ile giriş farklı yerlerde, çıkış bölüne gittim orada oturan polislere beni içeri alırmısınız dedim, biraz sert bi şekilde bilet alman  lazım deyip Girişi gösterdi. Anladım rica minnet olmayacak yalan söylemem gerekiyor.. O daha sözünü bitirmeden ama çantam içerde kaldı hemen bir dakikada gider alır gelirim dedim. Birbirlerini baktılar olmaz, git giriş bölümüyle konuş dedi. Dedim peki bana yardımcı olurmusunuz, tamam dedi benimle beraber girişe geldi.

Onlara söyledi, böyle böyle diye biletimi sordular çantamda oda içerde işte dedim. 5 dakika Aralarında konuştular sonra, 1 dakika al gel dedi! Nasıl koşuyorum ama! Sevinç’ten uçuyorum, yine başardım!



Tapınağa yaklaşınca, 4 öğrenci rehberliklerini geliştirmek adına orada ücretsiz tapınağı anlatıyorlar yarım saat boyunca anlattılar şiva hocasını karısını…hatta kulağına bir Dilek’le bulunmam için ısrar ettiler. Şiva duyacakmış.

 


Vesselam, yol açık dostlar, siz yeter ki çıkın! Öğrenecek çok şey var…

Kerala, Hindistan Dünya Turu 115. Gün | Yol Günlükleri

Goa’nın altını üstüne getirdikten sonra öğrendiğim altın bilgilerle Hindistan için kabaca bir plan yaptım. Öğle saatlerinde kaldığım couchsurfing  evinden çantamı sırtladığım gibi Tren garına doğru otostop çektim. Bu sefer hedefim Güney’de bulunan Eyalet Kerala ‘ya gitmek.  6 motor 2 arabadan sonra tren garına vardım. Otostop hindistanda zor tehlikeli aman ha gibi duyumlara kulak asmayınız Hindistan’da otostop gayet kolay.
Bilet gişesine gittim bilet almayacağım tabi, Kerala için tren saatini sordum, 2 saat varmış banka serildim yatıyorum. Bir süre sonra yanıma 25 yaşlarında gözlüklü Nuri Bilge Ceylan tipinde bir çocuk geldi. Nereye gidiyosun, kerala sen nerele mumbai derken muhabbet sardı 2 saat konuştuk. Sinema tv öğrencisi olan bu adamın 2 filmi var 3. De şimdi Çekiyor boliwood la sağlam dalga geçiyor bizim tüm filmlerimizi ezbere biliyor Yönetmenlerimizi tanıyor. Hayran kaldım.
Tren geldi, yaklaşık 1 km uzunluğunda olan tren durur durmaz atladım hemen uyku vagonuna doğru gittim tulumu çıkardım uyumaya koyuldum. Sabaha kadar kimse biletin nerde diye sormadı, sabah kontrole geldiklerinde herkese sordu bende çantamdan çıkarıyor gibi yaptım tamam tamam dedi gitti. Bir kaçak binme macacası daha böylece başarıyla sonuçlandı.
Kerala ‘ya eyaleti Hindistan kültürüne baş kaldırmış kominist yönetimin olduğu, ineklerin kesilip yendiği haklın okuma yazma oranının %99 olduğu doğasının tropikal adadan hiç bir farkın olmadığı hindistanın en güzel eyalati kanımca. Merkezi Kochi’dir. Eski adı Ernakulam.
 İlk gün fort kochiyi gezdim, eski çin balıkçı ağlarıyla balık tutan adamları fotoğrafladım.
Kerala ‘ya beni çeken asıl yer Allapuzha idi. Hindistanın venediği diyebilirim. Geldiğimde iyiki gelmişim dediğim çok an oldu. Binlerce doğal su kanalları nehirlerin ve göllerin birleştiği bir sürü adacıkların olduğu ve bu adalarda yaşayan insanların ulaşımların kanolar boatlar olduğunu hayal edin. Adanın birinde bir okul diğerinde evi olan çocuklar hayal edin. Adı backwater diye geçen bu ağ gibi birbirine bağlı nehirlerde 10 rp ( 50 kuruş ) verip 3 boyunca huzur gezisi yaptım.

 Aslında burada dünyanın en büyük kano yarışı düzenleniyor içimden keşke o zamanda burada olsaydım diye geçirdim.



Eve otostopla dönerken bi üniversite profesörü ve kızı arabasına aldı. Kochi’de tapınağın festivali var kaçırmak istemezsiniz diyince bir gün daha bu şehirde kalıp festivale gittim. Tapınağa girerken terlikleri çıkartıyorsun buna anlam veremedim çünkü içersinin dışardan farkı yok aynı toprak aynı beton ki çıplak ayakla gezen Hindistan halkı için bir şey fark etmiyor. Yaklaşık 15 tane fil süslemişler tanrı dedikleri adam bir filin üstünden diğerine atlıyor farklı enstrumanlarla müzik yapıp kostumler içinde dans ediyolar. Fillere üzülmem dışında burada bulunmak çok farklı bir deneyimdi.

  

Sri Lanka Yol Günlüklerim | Dünya Turu 94. Gün

Bugün Dünya Turuna çıkalı 94 gün oldu. 22 ülkede sayısız insan tanıdım, onlarca şehirde bulundum, kilometrelerce yol teptim çokça güzel anılar biriktirdim…

 

Şimdi ise ülkemden 6306 km uzaklıkta bir ada ülkesi Sri Lanka’da dün gece bizi evine davet eden bir doktorun evindeyim. 15 gün boyunca geçirdiğimiz Sri Lanka macerasının son gününde elimde kahve karşımda tropikal orman ve manzaranın tadını çıkartıyorum.

 

03.11.2015 gecesi

Tam arkamda bir adam oturuyordu. Baştan aşağıya beyaz giymiş, boynunda büyükçe bir kolye vardı. Türbülansa giren uçağın her sarsıntısında bir dua mırıldanıyor uçak yalpalandıkça adamın ” Bismillah ” ları tizleşiyordu. Bestami ve Oktay abi çoktan uykuya dalmışlardı, pilotun inişe geçiyoruz anonsuyla uyanıyor gibi olsalarda diğer tarafa dönüp uyumaya devam ettiler.

– Khaled Hosseini –

Çapraz olarak omzunun önünden beline doğru giden mavimsi bir elbise giymiş esmer tenli hostes, tek tek koltukları gezip kemerleri bağlayın uyarılarını yaptığı sırada 4 saat geçmiş ve havaalanına iniş yapıyorduk. İçimde diğer ülkelerden farklı olan bir heyecan vardı bu ülkeye karşı. Tropikal bir ada ülkesinde tamamen farklı bir coğrafyanın içinde bulunmak düşüncesi bile yeterdi bunun için.
Daha önce internet üzerinden online olarak 30 dolar karşılığında aldığımız vizelerimizi gösterip Passaport kontrolünü çok rahat bir şekilde geçtikten sonra otobüs terminalini andıran bir havaalanı ile karşılaştık. Taksi !! Taksiiii seslerine kulak asmadan havaalanında çıkıp yürümeye koyulduk hakkında hiç bir şey bilmediğimiz bir ülkenin yollarında.

Hava o kadar nemliydi ki sanki bir an seyreltilmiş bir suda nefes almaya çalışıyor gibi olduk sonra alıştık tabi. Bu bana küçükken yaz tatillerinde gittiğim Ankaradan dönüş yolculuklarımı hatırlattı. Okul açılmaya yakın tekrar Hatay’a döndüğümde otobüs Adana’da mola verirdi. Otobüsün kapısı açılınca nemden bir an nefes alamaz gibi hissederdim.

Okuduğumuz bir kaç Wikipedia bilgisi ve fotoğraf dışında hiç bir şey bilmiyorduk. Nerde konaklayacağız merkeze nasıl gideceğimizi düşünmeden ters yönden akan trafikte yürürken yeni bir yerde olmanın keyfini çıkartıyorduk. Tam o sırada az ilerde bir kamyon durdu, yanından geçerken ;
-you you!!, help come!, help you want!…
Yarım yamalak ingilizcesiyle kamyona davet ediyordu. Dakka bir gol bir deyip atladık kamyona merkeze yakın bir yere kadar gidiyormuş, yolculuk boyunca ne söylesek kahkaha atan Sri Lankada tanıştığımız ilk insan keyfimizi yerine getirdi. Bizi bir otobüs durağına bırakıp gitti. Çok geçmeden küçük bir otobüs geldi ağzına kadar insan dolu. Kapı açılınca insanlar aşağıya döküldü, biz heralde binemeyiz buna felan derken mavin bizi ite kalka zorla soktu bulduğu boşluğa. Biz bir yandan gülüyor espiri yapıyoruz arkayı kolla felan diye diğer yandan nefes almaya çalıyoruz. Neyse ki çok sürmeden Colombo merkeze geldik.

  
Sabah olmasına bir kaç saat kalmıştı. Bir Tuktuk şöförü geldi ve masaj istermisiniz, oda istermisiniz şunu istermisiniz bunu istermisiniz diye sürekli sorular sorunca bizde şehri gezelim götürsün bakalım nereye götürcek diye atladık tuttuğa. Bizi bir sürü yere götürdü

-ıhı beğendim

-buda değil

-bu hiç değil edalarında tüm şehri bedava gezdik ve en sonunda bizi bir parka bırakmasını istedik. Zorda olsa kurtulmayı başardık. Uyku tulumlarını açıp bir kaç saat uyumaya çalıştık. Sabah güneşi ile beraber şehri yürümeye başladık, önümüze eski bir deniz feneri çıktı tırmandık ve sessizce şehri izledik bir mühdet.

Sabah 9 a doğru sokaklar, çarşı, dükkanlar, cafeler yavaş yavaş açılmaya başladı. Sokaklar çok kirli ve yer yer lağam kokusu geliyor. neredeyse her dükkan önünde tütsü yakarak tüm sokağa tütsü yayıyorlar. Birden bire sokaklar tropikal meyve satan insanlarla doldu. 50 rüpiye (1 tl) Hindistan cevizi ( coconut ) aldık birer tane, bu sarı olanlardan. Adam bıçağı vurur vurmaz su fışkırdı, belkide bir tanesinin içinde bir litreden fazla coconut suyu var. İlk deneyimi böylece yapmış olduk. 

 Geceden kalma uykusuz ve yorgun olduğumuzdan dolayı ucuz bir yer bulup dinlenelim istedik, bir sahil kenarında ikinci sınıf bir pansiyonda ertesi güne kadar dinlendik. Bu arada ada için kabaca bir plan yaptık. Amacımız adayı baştan sona gezmek.

Hikkaduwa diye bir şehirden bahsetti Bestami, dünyanın her yerinden insanların surf ve plaj için geldikleri harika denizi olan bir sahil kasabası. İnstagram’da fotoğraflarını görünce hadi oraya gidelim deyip kendimizi tren istasyonunda bulduk. Tren istasyonu dediğime bakmayın demir yoluna sahip küçük kulübesi olan bir istasyon. Sahil kenarında boyunca derme çakma evlerde yaşayan insanların hayatlarının bir parçası olmuş istasyon insanları. 

 
Tren yolu muazzam manzaralarla dolu, okyanusa paralel ve yeşilin binbir tonu olan bir ornanı ikiye bölerek gidiyor.. 

 
Manu Chao; clandastino ! diye bağırdıkça özgürlük hissini dibine kadar hissettim trenin kapısından kendimi sarkıtırken

Hikkaduwa, küçükken evin salonunda asılı olan takvim yapraklarıki fotoğrafların çekildiği okyanusa kıyısı olan, tropikal orman ve deniz kum güneş birleştiği küçük bir tatil kasabası. Buraya vardığımızda gün batımına denk geldik, sahilde yürürken bulduğumuz bir şezlongta geceyi geçiririz diye attık çantaları kenara ve güneş okyanusun üstünden ilk defa battı.

  
Akşam beach parti olan bir bar’a gittik. Hikkaduwa’da ne kadar turist varsa bu partiye gelmişler. Dünya turuna çıkan avusturyalı Sam’den surf için gelmiş norveçli Eric’e kadar birbirinden farklı hikayeler dinledim. Bir kaç bira ile çakır keyf şezlogda sızdık sabaha kadar bizi yiyip bitiren sineklerle beraber. O gün anladık ki sahilde uyumak güzel bir fikir değil.

Uzun uzadıya giden plajın sonuna doğru yürüdük. Oteller ve insanların olmadığı bir yerde terk edilmiş bir küçük evin önünde keyf yaparken, bir adam geldi. Ayak üstü sohbet ederken coconat yermisiniz diye sordu, evet demeye kalmadan ağaca tırmanıp 3 tane kesti geldi. Uzun uzun sohbet ardından bize gelin lagunlara gidelim diye teklifte bulundu. Bizde hemen atladık affedermiyiz, gidip görelim bakalım ne varmış… 

 Yaklaşık 15 dk yürüdükten sonra sahile göre içerde kalan bir köye geldik, ağaçların arasından karşımıza birden bire bir göl çıktı. Atlayın ! demesiyle kano şeklinde bir bota bindik. Elimizde birer tahta parçası çarşaf gibi hiç kımıldamayan suyun üstünde timsah gibi ilerlemeye başladık. Sanki hiç keşfedilmemiş bir yer bulmuş gibi heyecanlandım. Bir yandan keyif yaparken diğer yandan nerenin fotoğrafını çekeceğimi şaşırıyorum, şanslı gezginleriz vesselam. 

 Gölün ortasına geldiğimizde karşı tarafta yan yana duran iki ada gösterdi bize. Bunların biri Kız Adası diğeri Erkek adası. Askerler tarafından giriş çıkış kontrol ediliyormuş. Dünyanın elit budistleri burada yaşıyor. Kimsenin varlıklarından haberleri yok, adaya tek ulaşım botlar. Budist dinine göre kadın ve erkeklerin ilişkiye kgirmesi yasak. O yüzden iki farklı adada yaşıyorlar. Biz, bizi kız adasına götür diye yakarsakta götürmedi tabiki, başı beleya girebilirmiş. Gölde bir saat gezdikten sonra hemen karşı tarafta bir köy var, botu oraya yanaştırıp köyü keşfetmeye koyuluyoruz. 

   
Burası yerli halkın yaşadığı bir köy, turizmden uzak mahalle bakkalarının olduğu çocukların sokaklarında bisiklet binip, bembeyaz önlükleriyle okula gittiği bir yer. Yerlilere göre beyaz adam olarak nitelendiriyoruz, uzun uzadıya süzüldükten sonra Hello ! hello sesleri geliyor her bir yandan.
Bize rehberlik eden abimiz köyde yaşayan bir arkadaşının evine götürdü bizi. Bahçesinden bol bol muz yedik, henüz daha tam sararmadıklarından ağzımızda buruşuk bir tat bıraktı. Daha öncede Colombo’da buranın muzunu yemiştik. Belkide şimdiye kadar yediğim en lezzetli muzlar bu ülkede.

Gün batarken halen göl üstündeydik. Bestami ile Oktay abi atladılar suya. Havadan daha sıcak olan suyun tadını çıkartırken onlar, bende fotoğrafçılık yapıyordum.
Hikkaduwa beş gün kaldık. Sahile göre iç tarafta kalan yerlerde oda kiralamak daha ucuzdu. Gündüzleri sahilde gezip denize giriyor akşamları bir bara gidip yeni insanlarla tanışıyorduk bazende uzun uzudıya okyanusun hırçın dalgalarını izliyorduk. 

 Muson sezonun bitmesine bir kaç hafta kalmıştı. Gündüzleri günlük güneşlik olan şehir akşamları sabahlara kadar şiddetli yağmurlar yağıyordu. Hikkaduwa kaldığımız son akşam sahil kenarında olan bir restoranın bahçesinde uyuyorduk. Gecenin yarısı bardaktan boşanırcasına yağan yağmur bizi uyandırdı.

Ertesi öğleden sonra Sri Lankanın daha da güneyine gitmek üzere otobüse bindik. Üç kişi toplamda 1 dolar ücretle saatlerce yolculuk yapmak mümkün bu ülkede. Otobüsün içinde çalan bangır bangır yerel müziklerle Galle’ye geldik. Buraya yakın olan bir yağmur ormanını olduğunu öğrenince haritadan baktık yaklaşık 40 km iç kısımda kalıyor. Ana yoldan otostop çekmeyi deneyelim bakalım çalışıyor mu diye elimizi kaldırmamızla bir kamyonun durması arasında sadece bir kaç dakika vardı. Şans bu kadar olur tek atış gitmek istediğimiz şehre, Deniyaya gidiyormuş.

Buranın halkında ilginç bir gülme olayı var. Yine az biraz çatlak bi kamyon şöförüne denk geldik, ne konuşsak adam kahkahalar atıyor. Bir şey konuşmadan önce çeşitli el ve mimik haraketleri yapıp cümlesini öyle tamamlıyor. Yılan gibi kıvrılan yollarda öyle bir viraj alıyor ki, aha öldük aha vurduk diyerek yağmur ormanlarının olduğu şehre Deniyaya geldik.

Geceyi geçirmek üzere bungala tarzı oda kiralayan bir yere gittik, yorgunluktan uykuya dalınca ücret ödeme faslını atladık. Sabah kalktığımızda kimseyi etrafta göremeyince de küçük bir not yazıp ödemeden ayrıldık. Böylece zaten çok kısıtlı olan paramızda cebimizde kaldı.

Yağmur ormanı Deniyaya 10 km içerde girişi bir köyün içinden oluyor. Devlet kontrolü altında olan bu yer için giriş ücreti 600 rp ( 12 tl ) talep ediyorlar. Bizde araştırma yapıyoruz üniversiteden geliyoruz diye bir kaç hikaye anlatıp buranın ücretindende yırtmış olduk. O sırada bizi girişe kadar bırakan tuktuk şöförüde rehberlik adına bizle geldi.
Not : Burası önemli ” biz çağırmadı k ”

Orman yoluna girdiğimizde adam yere eğildi bir şey aldı,parmağın ucunda dans eden sülüğü işaret ederek bunlara dikkat edin ” Kan emiciler ” dedi. Zaten vahşi bir ormana giriyoruz diye çantanın ipi çarpsa huylanıyoruz, o sülüğü görünce artık bütün ormanı sekerek gezecem. Çok geçmeden adam eline bi çubuk aldı kan içinde kalmış ayağın üstünden sülüğü fırlattı bi baktım Bestaminin ayağı. O bile farketmemiş, az ilerde banada oldu ayağında delik açıyor ama hiç bir acı hissetmiyorsun. Yolda giderken fıstık yeşili yılanlardan, iguana ya kadar bir sürü hayvan gördük patika yolun sonunda bir şelale karşıladı bizi buraya kadar gelmişken yüzmeden olur mu hiç. 

   
Hava kararmış ormandan çıkarken rehber ( tuk tuk şöförü) bu saatte şehre otobüs yok deyince bizde ormanın girişinde ki pansiyonda kalalım yarın gideriz dedik. 1000 rp ye odayı kiraladık yemek hazılığıma başladık, ben ve oktay abi motora atlayıp köye gidip biraz balık aldık o sırada bestami odada dinleniyordu. 

Geldiğimizde ise olay başladı…
Yemek yapmak için pansiyodan biraz yağ istedik, yağ için 500 rp para gaz için 200 rp para talep edince sinirlendik öyleyse kalmıyoruz burda diye atar yapıp eşyalarımızı toplarken tuktuk şöförü geldi, burayı bugün tuttunuz kalmasınız dahi ücret ödeyeceksiniz ve benim 1500 rp rehberlik parasını vereceksiniz diyimce biz kahkayı bastık tabi. Belli ki bizi paralı turist sanıp yolmaya çalışıyorlar. Defalarca biz seni çağırmadık kendin geldin desekte adam inatçıcının teki. Toplamda 3000 rp ye yakın para istiyorlar. Etrafımızda pansiyon sahibi 3-5 tuktuk şöförü köylüler felan göz dağı verip arada buradan bu saatte çıkamazsınız gibi söylemlerde bulunuyorlar. Bizde polisi arayacaz felan deyince anlaşma yoluna gitmeye başladılar, polisi arıyoruz düşmüyor, şebeke yok

Bestami konuşuyormuş gibi yapıyor Ben ara bulucu gibi iyi polis oynuyorum Oktay abi çok sinirlenip çat pat ingilicesiyle buz yutturuyor hepsine. Biz parayı vermemekte direnince daha düşük fiyatlar söyleyemeye başladılar, onuda kabul etmeyince adam kendi motoruna atlayıp bekleyin burda polis alıp geliyorum diye tam gaz gitti, o sırada diğer tuttukcular da dağıldı. Biraz bekledik gelmesini, kendimizce savunma hazırlıyoruz ağız birliği yapıp onu alt etmenin planlarını yaptık. Gelmedi. Ana yola 16 km uzakta olan yağmur ormanın içindeki bir köyden gecenin bir yarısı nasıl şehre gideriz diye düşünüyoruz.

Oktay abi ; Bunlar bizi bu köyden çıkarmazlar kesin bekliyorlardır ilerde deyip elindeki büyük sopayı çat diye üç eşit parçaya bölüp bize verdi. Kafa ışıklarını yaktık, sonra farkediliriz diye tekrar söndürdük. Elimizde sopalarda arkalı önlü zifiri karanlıkta yürüyoruz, bir yandan tırssakta bir yandan gülüyoruz halimize. Yokuştan biraz inince az ilerde bir tuktuk ışığı görüp hemen ağaçların arkasına saklandık. Ses git gide yaklaştı tam ağaçların arkasında durdu. Nesefimizi tuttuk bekliyoruz, tekrar gaza basıp yokuşu çıkmaya başlayınca derin bir nefes aldık.

 

Arkamızda ışığı yanan bir ev gördük, hadi gidelim durumu anlatalım izin verirse orda kalır sabah çıkarız köyden diye evin kapısını çaldık. Kısa boylu, oldukça zayıf bir adam kapıyı açtı, korkmasın diye uzaktan uzaktan konuşup derdimi anlatmaya çalışsamda İngilizce bilmediğini fark ettim. Sonra başladık beden dili ile bazı anahtar kelimer kullanarak konuşmaya. Biz turist , sleep here, vb. Adam zararsız olduğumuzu anlayınca içerden bir kaç sandalye getirip oturturdu bizi. Bu arada kulağımız hala tuk tuk sesinde.

Gelen giden olmadı gece boyu. Bir süre sonra içerden adamın eşi çocukları geldi, oturdular yanımıza çantamdan İstanbul’da aldığım Toto yumurtadan çıkan oyuncağı verdim sevindi koşarak içeri gitti. Adam içeri çağırdı bizi, bir yatak hazırlamış burası olur mu uyumusumuz diye işaret ediyor benim gözüm evin içine çocuklara takıldı. Evde nerdeyse hiç eşya yok, köşede yanan mumların arasında bir buda heykeli var birde kenarda televizyon oturmuş çocuklar izliyor. Tavandan su damlıyor , ev uzun süredir temizlenmiş. Böyle fakir bir ailenin kalbinin nasıl zengin olduğunu gördük nasıl mutlu olduk bu duyguyu anlatamam. Onlara vereceğimiz parayı bu adama veririz evine yemek alır çocuklarına bir şeyler alır diye konuşuyoruz kendi aramızda.

   

Sabah olunca köyün merkezinden otobüse binip, Deniyaya geldik. Bestami biraz üşütmüştü devlet hastanesine gittik. 1990 yıllarının türk hastaneleri gibi.

Hemşire geldi yatırdılar Bestamiyi, sonra eline aldığı hindistan cevizini ortadan ikiye ayırıp, suyunu bestamin vücuduna döktü, kabuğunu kafasına koydu. O sırada ananas soyan diğer hemşireler el ve ayaklarına sürüp kendi dillerinde dualar okudular. Samanyolu tv den geldiği her halinden belli olan ak sakallı doktor dumanların içinden çıka geldi muz yapraklarının üstüne papaya sürerek vucudunu ovmaya başladı…

 

Emre, emre kalk hadi gidiyoruz demesiyle uyandım oktay abinin. Bestamiye bir kaç hap vermişler ama hala kendini iyi hissetmiyor biraz dinlenmeye ihtiyacı var. Bir an önce buradan çıkalım isteğiyle atladık otobüse önce Galle’ye geldik buradan trene kaçak binip ilk geldiğimiz şehir olan Hikkaduwa’ya gelince burada Sabah 4 de ki Kandy trenini bekleyelim diye plajda uyumaya koyulduk.

Yağmur çok şiddetli yağıyordu ben o gece boyunca uyuyamadım, müzik dinledim. Bir ara kavga ederek kumsaldan geçen çifti izledim. İkiside zır sarhoş, birbirlerini okyanusun dev gibi dalgalarına atıyorlar sonra adam boğuluyor gibi oluyor kadın onu kurtarmaya çalışıyor, çığlık atıyor, el feneriyle birileri gelip onları arıyorlar. Film gibi bir sahne izledim. Yağmur şiddetini arttırınca üstü kapalı olan yerden bile içeri girmeye başladı, bizimkilerde uyandı. Hazırlanıp yağmurlukları üstümüze çektik tren istasyonuna doğru yola koyulduk, sandalet ayağımı yara yapıyordu çıkarıp elime aldım yağmurda 3 km çıplak ayak yürüdüm. Saat gece 4’e geliyordu.

 

Kandy Trenine binip tüm kıyafetleri kuruması koltuklara serdik, 4 saat yolculuk boyunca uyudum. Kand’ye gelince hiç paramızın olmadığını fark ettik, eşten dostan biraz para isteyip şehri tepeden gören bir hostele yerleştik. Burada bütün yorgunluğumuzu attık, kendine günibirlik bir şehir turu yaptık.  

 Ardından sırtçantalarımızı aiıpDambullaya giden bir otobüse bindik. Burada ünlü Sigirya Kayası, vahşi yaşamda filler, 6000 merdivenden oluşan tapınaklar varmış.

 

Gece Dambullaya geldiğimizde yine kalacak yer için üstü kapalı yerler bakıyorduk, atmler, banklar vs. Rastgele girdiğimiz karanlık bir sokaktan terkedilmiş bir okul bulduk. Sınıflar kafes gibi telle çevrilmiş üstü saçla kapalı kara mermeden yazı tahtası olan bir sınıf. Sıraları birleştirip uyku tulumun içine girip uyuduk. Bu geceyide oda ücreti vermeden geçirmeyi başardık.

  

 Dambulla’dan Sigirya’ya giden yolda otostop çektik, bir kadın bizi aldı yol ayrımına kadar bıraktı. Oraya giden yol o kadar güzel ki geri kalan 8 km yolu yürümek istedik, bir süre sonra yorulunca otobüse atladık. 18 rp ( 25 krş ) verip Sigiryanın girişine geldik.
Sigirya Sarayı ( Kayası ) devlet kontrolü altında, unesco tarafından korunan national bir park. 1200 merdivenle zirvesine ulaşılıyor. Giriş ücretinin 30 dolar olduğunu duyunca birbirimize bakıp güldük. Biz 30 dolara bir hafta yaşıyoruz. Birde üç kişi 90 dolar. Oldu canım. Burası orman değil mi her yerini kapatacak değiller ya deyip giriş kapısıyla çıkış kapısının arasından daldık ormana. Toplamda 4 saatlik tırmanış ve inişle beraber her yerini gezdik. 

  

Yağmurdan ıslanmış, ısınmak için yol kenarında ki bir cafede çay içerken yoldan dev gibi fil geçti. Ardından bir çatıdan diğerine atlayan maymunlar sardı her yanı. Belgesel tadında çay keyfi yaptık.

   

Dammulla’ya tekrar dönüp bir ucuz oda kiraladık. Bestami Mineria diye bir yer olduğunu okumuş internetten. Burası vahşi hayvanların en çok görülüğü bir bölgeymiş. Ertesi gün öğleden sonra buraya gitmek için yola koyulduk, dün otostop çektiğimiz yerden yine otostop çektik bir kamyon durdu. Atladık kamyona, Trincomalee gidiyormuş. Adanın en doğusu, sahil plajın en güzel olduğu bölgelerden. Ülkedenin doğusunu görmeden Sri Lankayı gezdik mi diyeceğiz dedik. Kamyoncu amca nereye biz oraya rotayı değiştirdik. Yolda giderken filleri gördük, ailecek otlanıyorladı. Şarkı söyleye söyleye 2 saat sonraTrincomalee’ye vardık.
Akşam vakti şehir merkezine doğru yürürken bir tuktuk durdu oda istermisiniz? Tuktuk istermisiniz diye soru yağmuruna tutarken no no deyip geçiştirdik. Hemen arkasından başka bir tuktuk geldi, brandanın arkasından saçı sakalına karışmış, gözleri parlayan yaşlı bir amca tuktuk lazım mı gençler diye sorarken ben adamı görünce gülmeye başladım, tam o sırada bizimkiler görünce onlarda gülmeye başladı. Çat diye öndeki tuktuğa vurdu, biz iyice kahkahayı bastık. Oktay abi gelin kavga izleyelim diye bekletti bizi. Sonra tuktuktan inen amca çantamın içinden gelen Bob Marley seslerini göstererek muhabbete girdi, kendini tanıttı. Yoga öğretmeni olan yogi amca yıllarca avrupanın çeşitli yerlerinde eğitim vermiş bizimde dışarda uyuduğumuzu öğrenince, gelin çocuklar benim evimde kalın muson bastıracak birazdan diye bizi evine davet etti, kabul etmek istemedik çünkü şimdiye kadar ne zaman tuktukculara güvensek sonunda bizden para talep etti. Ben ;

Neden bize iyilik yapıyosun diye sorunca – sizin durumunuzda daha önce oldum sizi anlıyabiliyorum dedi. Birbirimize baktık, hadi atlayın gidelim dedik dakka bir gol bir şehre yeni gelmişken şimdi şehirden uzak 13 km uzakta bir köye gidiyoruz. Cebimizce hiç para olmağını defalarca dile getirip, bunu gerçekten iyilik olduğuna emin olmaya çalıyoruz. Bir yerde durdu, siz türkler çay seversiniz değil mi dedi, evet diyince gitti elindeki bozuk paralarla çay aldı. Sonradan öğrendik ki o para o gün kazandığı tüm paraymış.

  

 Bazı anlar vardır ya sırf o an için yaşadığınız tüm kötü geçmişi affedersiniz, bir şeylere inancınız tekrardan yeşillenir, unutamazsınız ömür boyu. Sri Lankanın son günlerinde Yogi ile yaşadığımız deneyim tam anlamıyla böyleydi. 
Evinde hiç bir eşyası yoktu ama çok zengin bir düşünce yapısı, kültür birikimi, sevgi dolu bir kalbi vardı. Evinin salonunda hinduizme ait bir kaç eşya, tütsüler yanan mumlar bir kaç yoga kitabı vardı. Yerde büyük hasır, kenarda atılı şekilde duran dalgıç kıyafetleri. Diğer odalar boştu, bir odada kendi yatağı ve pembe sineklik vardı. Elektrik ve su yoktu, dışarda küçük bir çeşme tuvalet ise yine evin yan tarafında bir yerdi. Gaz lambasını yakıp gece boyu sohbet ettik hep beraber, sosyal bir proje yapmak istediğinden onu hayata geçirmek için bizi davet ediyordu. Arada elinde ki değerli taşları gösterip bunu denize dalıp bulmuştum, satarsam eğer kredisi olan tuttuğu ödeyebilirim diyordu. O saatten sonra samimiyetine tamamen inanmıştım, aslında insanlara güvenme konusunda sorunum yok ama bunu bize yapan Sri Lankalı bir tuktuk şöförü olunca acaba diyerek gelmiştik eve.
Sabah olunca zor da olsa bir ateş yaktı evin mutfağında bize çay yaptı, oturduk boş bir odaya çay içip dinlerden konuştuk. Sonra hadi biraz yoga yapalım diye bizi salona davet etti, 2 saat boyunca yoga yaptık ardından uzun uzun meditasyon. Öğleden sonra saat 4 e geliyordu, hadi biraz gezelim diye atladık tuktuğa bizi sri lankada gördüğüm en güzel yerlere götürdü. Gerçekten doğu tarafının daha güzel ve el değmemiş olması hepimizi büyüledi. Yerel halkın olduğu yerlere götürdü 10 rp çay içip 50 rp karnımızı doyurduk Colombo’da 200 rp ye çay içemiyorduk. Akşam olunca biz artık gidelim dedik, üzüldü. Otobüs durağına bıraktı dün için yemek yediğimiz restorana borcumuzu ödemek için para çıkardım, birde tuktuğunun benzini bitmeye yakındı birazda fazla koyup uzattım. Biz kabul etmez, mırın kırın yapar gibi düşüncelerdeyken paraya bile bakmadan cebine koydu. Onun bu haraketi, hepizi duygulandırdı. Bu durumda bir insan nasıl olurdu paranın yüzüne bile bakmaz diye düşünürken, cebimde kalan son 500 rp yi arkasından koşup eline verdim. Onun işine bizden daha çok yarayacağını kesindi.
Cebimizde hiç paramız kalmamıştı, arkadaşlardanda isteyip limizitimizi kullandık, ve iki gün sonraya aldığımız Hindistana uçak biletimiz vardı. Olduğumuz yerden 250 uzağa,   gitmemiz gerekiyordu ama bunu cebimizdeki son parayı verirken düşünmedik bile. Bir şekilde gideceğimizi biliyorduk hepimiz. Gerçekten de öyle oldu, otobüs şöförüne rica ettik bir kaç saat sonra inandılar bize ve aldılar otobüse. Böylece sayısız tuktuk, tren yanında otobüsede ücretsiz binmeyi başardık.

 

Colomboya gelince Bestaminin Couchsurfing üzerinden iletişime geçtiği bir doktor bizi evine davet etti. 2 gün boyunca tabidi caiz ise villada harika zaman geçirdik. Artık Hindistan için hazırız!