Dünya Turu 78. Gün | İran Yol Günlüklerim 

İran‘da herşey çok ilginç başlamıştı.Avrupa geçen 45 günden sonra İran gibi kültürü bütünüyle farklı bir ülkeyle dünya turuna devam ediyorduk. Yemek yeme alışkanlığından iletişim anlayışına , mimarisinden sanatına ve hatta havasina kadar farkli kokusu olan topraklardaydik. Aslında bize çok yakın bir kültürü ” bizi ” tanıyorduk.

Tahranda yol arkadaslarimi kaybedip internet yuzunden birbirimizi bulamayışımızın üstünden bir gün geçti, öğleye doğru çeşitli telefon konuşmalarından sonra şehrin güney otogarında buluştuk. Dünden dolayı birbirimize kırgınlığımız var bu yüzden suratlarımız asık bir iki saatin ardından yine eski enerjiyi yakalayıp yola koyulduk.

Bugün amacımız iranın büyük şehirlerinden olan İsfahan’a gidebilmek. Yolda daha otostop çekmeye başlamadan yanımıza bir araba durdu. İranda Otostop çekerken söylediğimiz belli başlı üç kelimemiz var ” Pul Nederem ” paramız yok ” Salavati ” senin için dua edecem, Allah Rıza’sı için görüneceksen götür gibi birşey. Çünkü tüm arabalarda Ruslardaki taksi kültürü var para isteyebiliyorlar. Hemen önümüzde duran arayabaya bizim sihirli sözcükleri söyledik biraz üzülsede aldı bizi, İsfahan değil ama Kum’a gidiyormuş, bu demek oluyor ki yolu yarılıyoruz. İranda tüm arabalar eski ve nerdeyse hepsi aynı, ama bu araba bir başkaydı. Road balans denen bir şey yok arabada, şöför arabayı yolda tutabilmek için epey çaba sarf ediyor, ter döküyor bir sağa bir sola sallanıyoruz. Aha vurduk, aha öldük diye diye birbirimizi sıkıyoruz. Emniyet kemeri aklımıza geldi, doğal olarak çalışmıyor ama halat halen sağlam, Bizde kendime doladık, kendimizce güvenlik önlemi alıyoruz.

Neyseki sağsalim arabadan indik akşam saat 8’e geliyor. Sokakta yürürken Muharrem ayından dolayı sokakta İlahi çalıp çay dağıtan yere gittik, Çaylarımızı içip projektöre yansıtılan videoda kendilerine vurarak ibadet edişlerini izlerken bir adam yanımıza geldi, şeker verdi birer tane. Hafif şişko, yerel takım giymiş, güler yüzlü Pala bıyıklı bir abi. Kendini tanıttı adı Hasan abi âşıkmış kendisi. Yarım ingilzce yarım Türkçe birazda Güler yüzüyle, arkasını göstererek burda bir yerim var buyrun gidelim diye teklif etti, o sırada bizi merak eden ne kadar kişi varsa hepsi etrafımıza toplandı.

Hello, hey!! Where are you from, welcome to İran!! Sesleri geliyor her yerden.
Yaklaşık 20 kişi olduk bir anda, birisi çay getiriyor diğerleri bisküvi ikram ediyor derken Hasan abinin yerine çıktık. Hasan çok mutavazi harika bir insan bize kendi cdlerinden veriyor. Orada sohbet ederken başka bir adam aç mısınız diye sordu, mırın kırın ederek evet dedik.
Azeri Türkçesiyle

– tamam hadi gidek mescide, sineye vurak sonra aş yerik

Dedi. Tamam deyip düştük abinin peşine, ara sokaklardan geçip epey büyük ama bir o kadar zifiri karanlık bir mescide geldik. İçeriden ağlama sesleri, Hasan Hüseyin, sesleri geliyor…

İçeri girdik, hafif bir mor ışık var sessizce arka saflara geçip Yanyana oturduk, ağlaşmışlardı izleyip mikrofonla birşeyler okuyan adamı dinlemeye başladık, çok ilginç ürkütücü bir atmosfer içeriye girdik birden bire. Bir süre sonra herkes birden bire ellerini yumruk yapıp ritmik bir şekilde göğüslerine vurmaya başladı, ilk başka anlamadık ama ortama uyum sağlamak adıma bizde aynısını yapmaya başladık, ritim gitgide artıyor hızlı ve sert vurmaya başladılar. Bir yandan cıs tak cıs tak beatbox sesi bir yandan kuran okuyan adam diğer yandan hüngür hüngür ağlayarak kendini yumruklayan cemaat…yaklaşık yarım saat böyle devam etti sonra birden bire herkes soyumaya başladı, t-shirtler çıkardılar bu sefer çıplak vücutlarına vurmaya başladılar. Gözgöze baktık bestami ve oktay abiyle, ve bizde t-shirltleri çıkarıp kendimize vurmaya başladık. Çok farklı bir boyutta ibadet ediyorlar, ediyorduk gözümüzü kapatınca nasıl bir kafa yaşadığımızı daha iyi anlıyoruz. Bir süre sonra ayağa kalkıp yükselen ritimle beraber hem ağlayıp hem kendilerini yumrukluyolar, çember yaptık, aynı anda bağırarak yumrukluyoruz kendimizi bir sürü çıplak adam zifiri karanlık hafif mor ışık altında. Bu böyle 3 saat sürdü.


İbadetin ardından dışarı çıktık hasan abiler çocuklar herkes gelmiş bizi bekliyorlar, mescidin mutfağına geçtik ve yemekler geldi, katık pilav bilmem kaç sürahi su. Bizi merak eden ne kadar cemaat varsa kapıdan selam verip gülümseyip gidiyor, o sırada ferşat adında bir adam geldi epey muhabbet ettik toplamda 7-8 kişi yemek yedik, tam sofradan kalktık bestami ; Telefonum yok dedi. Çalınmıştı. Ortalığı ayağa kaldırdık her yeri aradık bulamadık. Ben yemek yerden video çekmiştim, orada bir adam Bestaminin yanında sürekli cebini kestiğini yakalıyoruz ama telefonu alma sahnesi yok o yüzden suçlayamıyoruz. Hasan abi oralarda epeyce tanınan sözü geçen birisi, o herkesi sıkıştırıyor ama bir şey çıkmıyor. Polis çağırıyoruz, onlarda bizi alıp karakola şikayetimizi alıyorlar bu saatte bir şey yapamayız diyip yarın gelin diyorlar. Ferşat alıp bizi evine götürüyor, gece orada kalıp sabah karalola, savcıya felan gidip seri no veriyoruz telefonun. Ferşat arabasıyla bize bir şehir turu yaptırıyor ardından, İsfahana gitmek üzere bizi ana yola bırakmasını rica ediyoruz. Telefondan umudu kesiyoruz.

Akşam olsada iran halkı otostopa durmaktan, arabasına 3 erkek almaktan hiç çekinmiyorlar. Yaklaşık 300 km sonra isfahana varıyoruz. Şehrin merkezine gidip orada bir parka kıvrılalım diye where is city center? Diye soruyoruz. Yine bizi merak eden bir amca durup alıyor arabasına ve İmam Hüseyin Meydanına götürüyor. Burası uzun uzadıcıya hanlardan oluşan içinde iki büyük ünlü cami olan dev bir meydan.


Harita gördüğümüz üzere yeşil bir alan var hemen meydanın yan tarafında. Oraya yürürken yolda bir backpacker daha bize katılıyor. Avusturylalı tek başına gezen bir adam. Gel beraber uyuruz diye onuda yanımıza alıyoruz. Parka geçip güzelcene dinleniyoruz.

İsfahan, İranın en düzenli şehirlerinden. Biz yürümeyi severiz şehri baştan aşağıya yürüyoruz. Akşama doğru couchsurfingden iletişime geçtiğim Fahim bizi evine davet ediyor. Taksiye atlayıp şehrin dışındaki evine varıyoruz. 3 katli saray gibi bir ev ve bizi 3 erkegi bir kadın ağırlıyor iran gibi bir ülkede! Bize bir kapı gösteriyor burası 3 katlı evin zemin katı daireyi tamamen bize veriyor. Evde yok yok, kahvelerden içeceklere kadar düşünülmüş. Çok ince bir düşünce bir couchsurfing kullanıcısı için. Mutluluktan uçuyoruz, böyle bir deneyim yaşamak paha biçilemez.
Harika bir gece geçirdikten sonra tekrar yola koyuluyoruz. İran’nın en merak uyandıran şehirlerinden Yedz’e gitmek için yoldayız bu sefer.

Amaçsızca yolda yürümek, gideceğin, varacağın yeri düşünmeden kulağında müzik bir yere geç kalma duygusu olmadan kilometrelerce yürümek harika bir duygu! Özgürlüğü damarlarımda hissediyorum.
Şehrin dışına vardığımızda otostop çekip Yedz’e yakın olan bir şehre gece yarısı varıyoruz. Saat geç olduğundan araba geçmiyor bizde yarın devam ederiz diye bu şehirdeki mescidin önüne uyku tulumlarını açıp yatıyoruz.
Sabah çok kolay bir şekilde bir otostop hareketiyle Yedz şehrine varıyoruz. İran’da otostop çekerken sanki tüm arabalar bizim için varmış gibi hissediyorum. Şehre geldiğimizde merak ettiğimiz birkaç yer vardı, Sönmeyen ateş, Old town, 900 önce yapılmış porselen mimarili cami.

Sönmeyen ateşin üstüne bina giydirmemişler güzel bir hikaye ile süsleyip şehrin turizm merkezleri haline getirmişler benim pek ilgimi çekmiyor, küçük bir ateş o da camın ardından görebildiğin kadar.


Şehri tam ortadan ikiye bölen kocaman bir yol yapmışlar. Bu yol bir tarafı Old Town diğer taraftı New Town olarak ayırıyor. Bir taraf topraktan yapılma sapsarı tek katlı evlerin olduğu eski yaşamın hala devam ettiği bir yerken diğer yanda yükselen binaların, Arabaların, AVM’lerin yaşam sürdüğü bir yer var.
Old Town’a girip ara sokaklarda yürümeye başlıyoruz. Burası Counter Strike Dust bölümü gibi bizde elimizde silah işareti yapıp dar sokaklarda CS oynuyoruz. Videosunu yakında paylaşacağım ?

Sokakta yürürken bir mescidin içinde buluyoruz kendimizi. İçerde çocuklar koşturuyor oyun oynuyorlar iki tane adam nargile tüttürüyor. Yanlarına gidip selam veriyoruz, çat pat İngilizceyle anlaşıyoruz. Çantalarımızı kenara bırakıp dinleniyoruz. Öğleye doğru çöl sıcaklarını hissetmeye başlıyoruz bu şehirde. Yaklaşık bir saat sonra nargile içen adamlardan biri hemen mescidin yanındaki evine davet ediyor bizi, yemek getiriyor çay getiriyor güzelcene besleyip tüm aile fertleriyle tanıştıryor.


İran ilk geldiğimizde tuhafımıza gitse de artık bu milletin ne kadar samimi sıcak kanlı insanlar olduğuna kanaat getirip içselleştirebildik. Toprak evin çatısından gün batımını izledikten sonra bu güzel insanlara sarılıp bol bol teşekkür ederek ayrılıyoruz.


Sabahtan Couchsurfing üzerinden konuştuğum Marjad evinde ağırlayabileceğini söylüyor. Yine bir kadın üç erkeği ağırlıyor. Bu durum Türkiye’de olsa olaya çok farklı bakılacağına eminim, entelektüel insan kalitesi konusunda bizden çok öndeler. Bir otel ismi söylüyor taksiye 2-3 tümen verip oraya varıyoruz. Yaklaşık 1 dakika sonra Arabasıyla gelip bizi alıyor marjad, eve vardığımızda yine bir saray karşılıylor bizi otomatik açılan kapıdan içeriye giriyoruz. Evin üst katını gösterip bize iki oda veriyor ev tam bir saray yavrusu. Üst katta mutfak banyo odada kuş tüyü yatak ne ararsak var. Otel odasından çok daha iyi bir yerde mükemmel bir insanın evinde kalıyoruz bu gece de. Sabah olduğunda cevizli ballı bir kahvaltı yapıp Marjad ile sohbet ediyoruz. Marjad profesyonel fotoğrafçı, Yedz’nin Old Town’ı hakkında bir fotoğraf kitabı yazıyor. Yıllarca Kanada’da yaşamış olmasından kaynaklanan harika bir ingilizcesi var. Konuşmaktan keyif alıyorum. Bir mühlet sonra babası geliyor onunla tanışıyoruz. Kızının nasıl bu kadar kaliteli bir insan olduğu şimdi anlaşılıyor.

Bu evde iki gün kalıyoruz. Buradan sonra ilk durak Şiraz. Marjad arabasıyla bizi şehir dışına çıkartıp otostop çekebileceğimiz güzel bir noktaya bırakıyor. Giderkende benim fotoğtaf tutkumu öğrendiğinden mutlaka Turan Porsh diye bir köye uğramamızı istiyor. Vedalaşıp yola koyuluyoruz.


Çok geçmeden bizi bir çift alıyor arabasına ve Şiraz, Salavati, Pul nederem sihirli kelimelerinden sonra keyifli bir yol yolculuk başlıyor. Turan Porsh bilmiyorlar ama onlarda merak ediyor ve sorarak gidiyoruz. Sonunda köyü bulup hem beraber köye gidiyoruz.


Köyde toplasan 10-15 ev var ve tam tepesinde iki tane kule gibi bir şey var. Burayamı geldik derken tepede toplanmış yaklaşık 2000 siyah giymiş insan görüyoruz. Ne olduğunu anlamadan aralarına giriyoruz bir andan tüm ilgi üstümüze geliyor, herkes bir şeyler soruyor kimisi elimize şeker bisküvisi tutuşturuyor kimisi yemek veriyor kim olduğumuzu anlamaya çalışıyor.


Bir süre sonra tören başlıyor ve ahşaptan yaptıkları kocaman şeyi omuzlarında taşımaya başlıyorlar. Bizde onlarla beraber tepeden hemen aşşağıda olan mezarlara doğru inmeye başlıyoruz. Çocuklar peşimize takılıyor hep bir ilgi selam veriyorlar, sanki köye belediye başkanı gelmiş gibi ilgi görüyoruz. Bir süre sonra ingilizce bilen bir adam yanımıza geliyor tanışıyoruz. İlk olarak köyün hikayesini soruyorum tabi, zamanında burada 40 tane kadın yerin içine girmiş, onların adına iki büyük kule yaptırılmış. Muharrem ayının son günü olduğu için bu 2000 insan Tahran’dan Şiraz’dan İsfahadan bu gün için gelmiş. Normalde köyde 10 kişi yaşadığını söylüyor. Bizi topraktan yapılma kaleyi gezdiriyor. Sonra Mescidin hemen yanında yaklaşık 20 kazanda kaynatılan ” aş ” ların oraya götürüyor bizi. Bizimde elimize kepceleri veriyorlar hep beraber kocaman kazanları karıştırıyoruz.

 Ailesinin bizle tanışmak istediğini söylüyor ve evine davet ediyorlar. Bizde yola çıkmamız lazım diyoruz ama kırmamak için gidiyoruz. Evde çok güzel bir atmosfer var, resmen çocukluğumdaki samimi aile sohbetlerini hatırlıyorum. Bize çaylar pastalar meyveler ikram ediyorlar. Yaklaşık 2 saat oturuyoruz.

 evin tüm halkıyla selamlamlaşıp, yola çıkıyoruz.
Gece saat 12 ye geliyor. Köyün etrafından başka hiçbir şehir yok. Yollar bomboş, tam tepemizde binlerce yıldız ve ay bize eşlik ediyor. Saatlerce yürüyoruz…

Başka bir köyün sokak lambasında bizi gören bir araba alıyor en yakın şehre bırakabileceğini söylüyor. Oraya gidip yol kenarında olan mescid’de geceyi geçiriyoruz. Sabah olduğunda Şiraz’a otostop çekip şehre varıyoruz. Burası eskiden İranın Başkentiymiş sonradan Tahran başkent olmuş ama ülkenin en gelişmiş şehri burası. Bizim İstanbul – Ankara misali. Burada bazı önemli yerler var eski pazar, Kuranı ilk ezberleyen adam Hafezi ziyaret ediyoruz.

Couchsurfingden Emad ile iletişime geçiyoruz. Arabasıyla bizi alıp evine götürüyor, giderken de akşam halısaha maçı var oynarmısınız diye soruyor. Ne kadar yorgun olsak da iranda böyle bir demeyimi yaşamak istiyoruz. Evde Annesi Babası abisiyle tanışıyoruz, Kaçkar türkleri olduğundan birbirimizi anlamakta zorluk çekmiyoruz. İkramlar bir yandan gelirken babası bize kendi yazdığı şiirleri okuyor… Maç saati geliyor ve toplamda 3 takımdan oluşan değişik bir halı saha maçı yapıyoruz. Yorgun argın eve gelip yatıyoruz. Ben maçta bacağımı incitttim ama ciddi bir şey yok. Bir iki gün hafif topallasam da geçiyor.
Akşam olduğunda Kum’daki ferşattan haber geliyor. Telefonu Taptım abeyyyy !

Telefon bulunmuş sevinçten uçuyoruz, şehirler arabası bir otobüse veriyor ertesi gün elimize geçiyor. Şanslı insanlarız vesselam.

Şirazda geçirdiğimiz iki günün ardından Bandar Abbasa doğru otostop çekiyoruz. Aslında oraya gitme amacımız Hindistana gemi bulup deniz yoluyla hindistana geçmek istememiz. Bandar Abbas iranın güneyinde kime söylesek orası çok sıcak 37-38 derece diyor. Yolda bizi gören Nissan sahibi şişko bir amca alıyor. Qeshm adasına kadar gidiyormuş, yani gitmek istediğimiz yerden daha ileri. Yolda giderken çok ilginç coğrafyalardan geçiyoruz. Akşam olduğunda çölün tam ortasında araba bozuluyor. Saatlerce tamir etmeye çalışıyoruz. Olmuyor. Yakınlarda bir köye kadar çekiyoruz, hep beraber köylünün birinin evinde sabahlıyoruz. Sabah olunca kendimizi bir tamirciye atıp yaptırıyoruz aracı çok geçmeden yine bozuluyor böyle böyle 2 günde adaya varıyoruz. Adını bilmediğim amca bizi evine davet ediyor iki gün beraber yol çektik nede olsa. Evde duş alıp dinleniyoruz.

Sabah olunca adadan ya da Bandar Abbas’tan gemi var mı diye araştırsakta hiç bir şey bulamıyoruz. Adadan tekrar Bandara’ya geçmek için vapurların oraya gidip paramızın olmadığını bizi karşıya geçirme şanslarının olup olmadığını soruyoruz. Çok sorgulamadan buyrun deyip bizi gemiye alıyorlar.

Karşı tarafta sorup soruşturup büyük limanı buluyoruz buradan konteynır yüklü gemilerin tüm dünyaya açıldığını biliyoruz belki bir şans diye türlü oyunlarla limanın içine giriyoruz. Bir güvenlik odasına geldiğimizde dilimizi anlamıyorlar ve ingilizce bilen birini bulup getiriyorlar. Hindistana giden gemi var mı diye bakmaya geldik diyoruz. Evet var diyorlar ama seaman kartınız varmı diye soruyorlar. Yük gemilerine kesinlikle insan binmesi yasak ama bize çok iyi davranıyorlar ve güzel bir dille olmadığını söylüyor. İngilizce bilen Ali Rıza aslında kaşkai Türklerinden ( şahseven ) bizi evine davet ediyor, bizde kabul edip atlıyoruz arabaya evine gidiyoruz. Bu gece içinde kalacak yeri de çözmüş oluyoruz böylelikle. Ali Rıza orada çalışan liman memuru, aslında bu işin her şeyini biliyor o yok diyorsa yoktur demi biz de kabulleniyoruz gemiyle gidemeyeceğimizi.
Ali Rıza sabah olunca havaalanına bırakıyor, cuma günü olduğu için havaalanı bile kapalı. Şehir merkezine gitmek için otostop çekiyoruz 3 kadın bizi arabasına alıyor ben Türkiye de bile böylesini görmedim. Gideceğimiz yere kadar bırakıp tel no Facebook ne varsa alıyorlar.

Gemiden vazgeçtik yani pes ettik. Öyleyse uçak bileti alalım diyoruz, bunun için wifi arıyoruz koca şehirde ne wifi var ne internet cafe. Sonunda bir yer buluyoruz ve en ucuz biletlerin Qeshm adasından olduğunu görünce tekrar adaya geçelim oradan alırız diyoruz.
Vapur iskelesine vardığımızda yine aynı taktik ile paramız yok rica etsek geçebilirmiyiz diyoruz bu sefer kabul etmiyorlar. Siz dünde geçtiniz diyorlar. O sırada orada kaptan olan bi abi, alıp bizi bilet gişesine götürüyor bizim biletleri kendi kartıyla alıp veriyor. Çok mahcup oluyoruz tabi, kim bilir kaç kuruş maaşı var gitti bize bize bilet aldı üstüne birde oradan taksiye binebilecek kadar zorla para verdi. Gel de bu ülkenin insanını sevme. Çok güzel insanlar hala var, hala yaşıyorlar.

Karşıya geçip bir ofisten Dubaiye bilet alıyoruz, tüm uçuşlar dubai üzerinden olduğundan Colombo biletinide oraya varınca alırız diye gidiyoruz havaalanına. Sıraya geçiyoruz sıra bize geliyor ve vizemizi soruyorlar yok, diyoruz colombo uçuşunun biletini soruyor yok diyoruz. Geçemezsiniz diyor. Öylece kala kalıyoruz yaklaşık 300 dolar kaybedecez bu durumda

Yarım saat vaktiniz var bilet alırsanız Sri Lanka’ya ve onu gösterirseniz geçersiniz diyorlar.


Ne paramız var, ne kartlar çalışıyor iranda, ne internet ne de wifi hiç bir şey yok. Birden bir panik havası içinde havaalanın tüm görevlerileri ayağa kaldırıyoruz ve kimimiz güvenliğin bilgisayarını kullanarak bilet için formları dolduruyor kimimiz karta para attırmaya çalışıyor kimimiz telefonla şifreyi öğrenmeye çalışıyoruz. Tam 3 dk kala bileti almayı başardık ve uçağa koşarak son dk yetiştik. Dubai havaalanında geçirdiğimiz 1 günün ardından biraz önce Dubai havaalanından kalktık ve Colomboya doğru uçuyoruz. Bakalım bu tropikal adada bizi neler bekliyor ?

İran yol rehberi

  
  
  
  

Dünya Turu 65. Gün | İran yol günlüklerim (1.bölüm)

İran hakkında ne kadar önyargım varsa hepsini yıkıp attım burada. Dünyanın en misafirperver insanları bu ülkede yaşıyor, çocukluğumun Türkiyesi…
Her sabah bayram sabahı heyecanı

Her akşam ramazan pidesi sıcaklığı

Sokaklar, evler, dükkanlar yeşilçam film sahneleri

İnsanlar amcam, teyzem, babam, annem

İstanbuldan başlayan otostop serüveni ile İran’nın ilk şehri olan Tebriz’e geldik. Recep amcalara bol bol teşekkür edip vedalaşıyoruz. İki gün boyunca çok şey öğrendik. Onlar sayesinde İran’a güzel bir giriş yapıyoruz. image

İndiğimiz yerden henüz otostop çekmeye başlamadan arabaların hepsi art arda durup bizi almak için sıraya girmeye başlamıştı bile. Tabi birçoğu para istiyor, taksi gibi çalışıyorlar biz de “Pul Nederem ( paramız yok )” deyip kabul ederse atlıyoruz arabaya. 4 erkeğin otostop çekmesine bu kadar kolaylık sağlayacak başka ülke yoktur herhalde. Tebrizde yaşayan nerdeyse herkes Türk ya da Türkçe konuşabiliyor, o yüzden hiç zorluk çekmedik ve çekmiyoruz. İlk otostopla şehrin Bazaar denilen pazarına geldik.. Burası bizim kapalı çarşı,mısır çarşısı gibi bir yer ama her şey var, halk buradan giyecek yiyecek her türden alışverişini yapıyor. Oraya indiğimde gözlemlediğim ilk şey şu oldu ; ne kadar da Eski Türkiye… Bize ait eskide kalmış birçok eski örfün adetin sosyal yaşamlarındaki yaşayış biçimlerinin burda hala devam ettiğini görmek bana sanki zamanda yolculuk yapıyormuşum gibi hissettirdi. . Herkesin Türkçe ( Azerice) konuşması halkının Müslüman olması ve Osmanlı gibi bir devlet sayesinde aynı tarihi süreçlerden geçmek bana çok daha fazla samimi hissettirdi. Ne de olsa aynı tarihi paylaştığımız dönemler olmuş…image

  
Pazarın içine rastgele girip çıkıyoruz, labirent gibi daracık sokakların birinden bir diğerine atlıyoruz. Ara sıra önümüze birileri çıkıp bir şey ikram ediyor. Bazaar’da tanıştığımız bir amca yakındalar bir göl olduğunu ve epey güzel olduğunu söylüyor . Oraya gitmek için dışarı çıkıyoruz. Paraya ihtiyaç duyabileceğimizi düşünüp yanımızda getirdiğimiz 40 doları dinara çevirmek için girdiğimiz dövizcide biriyle tanışıyoruz. Bizim yaşlarda genç bakımlı bir çocuk. Şansımıza oda oraya gidiyormuş, “gelin taksiyle gidelim” diyor, taksi paramızı ödeyip Şah Gölün’e kadar getiriyor bizi. Önce gözümüze kestirdiğimiz bir kebapçıda, karnımızı doyuyoruz. Şah gölünün hemen kenarında olan restorant göle göre biraz aşağıda duruyor, bir göz atalım diye çıkıyoruz ve büyük bi hayal kırıklığı, hatta görünce gülüyoruz. Burası bildiğin Ankara gençlik parkı gölet, ortada bir şah evi var, tüm olay bu yani. Orda fazla oyalanmayıp, hemen yukarıdaki parka geçip biraz kestiriyoruz. Şah Gölünün karşısında bir nargileci bulup, keyif yapalım istiyoruz e bilirsiniz İranın nargilesi meşhurdur. image

Akşama doğru Tebriz merkeze otostop çekip, uyuyacak park arıyoruz. Romanyadan beri uyku tulumunu açmamıştık, Türkiyenin heryerinde couch bulduk, ama burda internete erişimimiz olmadığından couchsurfing zahmetine hiç girmiyoruz. Parka geçip çantalarımızı birbirine bağlayıp uyumaya koyuluyoruz. Sabaha kadar havlayan köpekler bir yana uzun zamandır bu kadar üşüdüğümü hatırlamıyorum. Sabah olmuyor bir türlü, kıçım donuyor resmen. Neyse kii sabah güneş doğduğunda biraz uyuyabildimde uykumu aldım. Parkta elimizi yüzümüzü yıkayıp,marketten zeytin ekmek alıp kahvaltı yapıyoruz. Ardından Tekrar otostopa çıkıyoruz kısa kısa otostoplarla ana yola kadar çıkıyoruz. Tahrana yaklaşık 650 km yolumuz var. Her bindiğimiz arabada kafa sallama videosu çekiyoruz. ( yakında onlarda olacak burda:)) Askerinden, çiftcisine binmediğimiz araba türü kalmıyor. Uzun bir tır yolculuğu ardından Tahran’a geliyoruz. Burası ülkenin Başkenti, nüfusun en kalabalık olduğu şehir. Şehrin bilmediğimiz caddelerinde yürümeye başlıyoruz. İki tane genç yaşlarca çocuk bize selam veriyor fotoğraf çekilebilir miyiz diye rica ediyor Azeri aksanıyla. Sırayla birbirlerinin fotoğrafını çekiyorlar. Tahran gece saat geç olduğundan her yer kapalı bizde bir park bulur yatarız diye tüm şehri yürüyoruz sonunda küçük çimlik alan bulup, uyku tulumların içine girip uyuyoruz. Yaklaşık 2 saat sonda yağmur başlıyor ve apar topar kalkıp hemen parkın yanında olan küçük bir çadırın altına giriyoruz. Bu çadırlar şehrin her yerinde var gece gündüz ücretsiz çay dağıtıyor Muharrem ayı dolayısıyla. Bir süre sonra çadıra da yağmur girince, saat 5 gibi açılan metronun Mescidine girdik burda güzelcene uyuduk taki saat 8 de mescidden kibarca kovulana dek. Kahvaltı yapmak için hem wifi’i olan hem de ucuz bir yer arıyoruz. Bu sırada bende wifi sormak için bir bankaya giriyorum ve yaklaşık 2 dk sonra çıktığımda bizimkilerin olmadığını fark ediyorum. Arkalarından biraz gidiyorum bulamayınca tekrar dönüp wifiden yazıyorum. Nasıl olsa wifi bulacaklar, saat başı belirlediğimiz bir yerde buluşuruz diyorum. Gün boyu birbirimizi bulamıyoruz. Bu durum şehirde tek dolaşmama, daha fazla gözlem yapmama imkan sağlıyor tabi ki. Bir iran hattı satın alıyorum, ve Safa’ların beni yönlendirdiği bir couch’a gidiyorum. Metro kullanıp epey yürümem gerekiyor adrese göre, benimde yanımda hiç tümen yok. Rica edip ücretsiz geçiyorum. Evi bulduğumda, şaşırtıcı bir couchsurfer modeli ile karşılaşıyorum. Kapıyı misafirlerden birisi açıyor ve beni içeri alıyor, bir kat aşağıya iniyorum ve karşımda dünyanın farklı yerinden bir sürü insan.. Kim ev sahibi bir fikrim yok, bana bir yer gösteriyorlar geçip güzel bir uyku çekiyorum dün gecenin acısını çıkarıyorum. Uyandığımda ortak alanda bisikletiyle Tayland’dan gelen çinli bir arkadaş tek başına müzik dinliyordu, sonradan bize dahil olan Alman Ericle epey sohbet ediyoruz fotoğraftan, kutuplar neden eriyora kadar konuşuyoruz. İlerleyen saatlerce yaşça bizden epey büyük birisi eve geliyor. Kendini tanıtıyor, ev sahibiymiş ( Hayyam house ) bana el çizimi bir harita ve bir anahtar veriyor. Hoşgeldin deyip etraftan ve evden bahsedip tekrar dışarı çıkıyor. Bu çok ilginç bir deneyim oldu benim için dünyanın farklı yerlerinden bir sürü insanla birlikte “Biz” olduk. Bestami wifi bulmuş, yarın otogarın oradaki ana yolda buluşalım diye mesaj attı, İsfahana doğru otostopa başlayacağız. image

Dünya Turu 59. gün | İstanbul’dan Tahran’a Otostop

Öğleden sonra saat 3’e geliyordu. 2 gündür Balat’ta Harun’nun evinde kalmıştım. Kapıyı çektim son bir kere daha çantamı kontrol ettim pasaportumu yokladım, çünkü o oradaysa gerisi çokta mühim değidi.Telefonumda bir kaç cevapsız çağrı ve mesajlar vardı, Bestami ve Sümeyye’yi epey beklettim sanırım. Sırt çantamın bel kemerini sıkıp hızlı adımlarla ana yola yürüdüm buradan otostop çekip Eminönün’e geldim. Şehir içi otostop’un en kolay olduğu yerdir haliç kıyısı, hiç yolda kaldığımı hatırlamıyorum. Nereye diye soran amcaya Hindistan’a diyince biraz afalladı. O şokunu atlatana kadar ben arabadan indim zaten. Sümeyye Galata manzaralı çimlerde oturmuş beni bekliyordu. Hemen kalkmak yerine biraz konuşalım, son kez istanbul manzarasını izleyelim dedik ve oturduk bir mühlet. Sonrasında Bestamiyle buluşup İstanbulda ki son bir kaç işimizi yaptık. Dürüm Yemek, kapalı çarşıda İsveç kronu bozdurmak, aşı olmak vs.

Uzun otostop yolculuğu başladı böylece.
Oktay abi ve İbrahim beraber gidelim diye çamlıca gişelerinde bizi bekliyorlardı. Bizde bir iett otobüsüne atlayıp oraya vardık. İstanbul’dan Ankara yönüne gitmek için en iyi nokta burasıdır. Amacımız hep beraber Anlaraya gidip orada bir gece Ekrem abilerde kalmaktı. Selamlaşmamızdan sonra elimi kaldırdığım ilk tır durdu. 4 kişi bir tıra atladık. Gayet şanslı başlamıştık, şansımıza öyle kafa dengi birine denk geldik ki yaklaşık yarım saat sonra viskiler çıktı ortaya,muhabbet derin, kafalar hafif çakır keyif kahkahalarla boluya kadar geldik.
Abi burda uyumak isteyince, bizde yola devam edip tekrar otostop’a koyulduk. Elimi kaldırdığım ilk araç yine durdu. İki kişi alabileceğini ve Ankara’ya gittiğini söyleyince Oktay abi ve İbrahimi onlarla gönderdik. Bizde yola devam edip uzun süre otostop çektik, sonunda bir Metro Turizmin otobüsüne gittik ve yolda kaldık bizide Ankara’ya atarmısın deyince aldı yaşlı şöför amca kıramayıp aldı bizi.

Saat gece 3’e geliyordu ve Ankara da öyle bir yerde inmiştik ki otostop mümkün değil. Gecenin bir yarısı köpeklerin kediyi parçalamasını izledikten sonra aynı köpek bizede saldırdı. Bizde çantalarımızla savuşturup hızlı adımlarla yolu takip ederek uzaklaştık. Çok geçmeden yanımıza bir taksici durdu, bizde durumumuzu anlatıp otostop çektiğimizi söyledik. Gelin sizi şehir merkezine götüreyim dedi. Şansımız yine döndü, önce otobüse sonra taksiye otostop çekmiştik. Bizi bıraktığı yer Ekrem abilerin evine yarım saatlik yürüyüş mesafesinde bir yerdi. Yolun karşısına geçip bomboş Ankara sokaklarında yürüyorduk ki refleks olsa gerek araba sesini duyunca elimi kaldırdım. Birde önümüzde ne dursun. Tek kapılı spor bir Porshe. Bestamiyle birbirimize baktık , yok artık deyip atladık tek kişilik koltuğa ikimiz birden. Boş caddeleri fırsat bilip gecenin 4’ünde 250 km hızla uçak gibi gidiyorduk. Abimiz mafya babası gazino sahibiymiş sağolsun bizi evin önüne kadar bıraktı.

Ekrem abilerde bir gece dinlendik. Güzel bir kahvaltıdan sonra yol için alışveriş yapıp son dakika saat 6 da kalkacak olan Kars trenine binmeye karar verdik. 4 kişi 3 tane bilet alıp Sivasa kestirdik. Tren yataklı kuşetli yani tam keyf treni. Günler sonra trenle yolculuk yapmayı özlediğimi fark ettim. Hatta öyle bir duygu ki trene binince evimde gibi hissettim. Bence dünyanın en güzel yolculuğu tren yolculuğudur.


Sabaha karşı Sivasa gelince kondüktör bizi indirmek için kapıya dayandı, bizim inmeye hiç niyetimiz yok gideceğimiz yere kadar gitmek istiyoruz, ne kadar uyuyor numarası yapsakta uyandırdılar bizi. Biz de tren durunca iniyor gibi yapıp koltuklu bölüme geçtik. Burada da yaklaşık 2 saat için içinde kovalamacan sonra Sivas – Divriğin’de trenden atıldık. İyikide atılmışız, burası sivastan tamamen bağımsız, insanı insan bir köy. Özellikle Divriği Ulu Cami hakkında öğrendiklerim beni net bir şekilde büyüledi. Bu caminin kapısındaki her motifin bir anlamı var ve her şey o kadar ince düşünülmüş ki gördüğüm en iyi osmanlı eserlerinden.

İşte o muhteşem güzelliğin içinde kendimi kendim gibi hissetmemin fotoğrafı ve o muhteşem mimarisi …

image

imageDevam edelim… 

Divriği coğrafi konum olarak oldukça sapa bir yerde, buradan Erzincan üzerinden Ağrı’ya gitmemiz gerekiyordu fakat yolda geçen araba görmek neredeyse imkansızdı. Saatlerce bomboş yolda otostop çekmek için bekledik, sonunda bir araba geldi ama bizi görünce korkup gaza iyice yüklendi. Bizimde keyfimiz yerinde tabi, ne zaman sıkıntımız var ne de bir yere yetişmek için acelemiz. Oturdum bir kavak ağacının altına, ağzımda bi ot parçası geveleyip dururken. Bir araba daha geldi. Bizimkiler konuşuyordu hiç kalkmadım yerimden sonra Emre koş diyince dedim sonunda bulduk bir araba. Karayolları arabası çalışanlarda yolları kontrol ederek gidiyorlar. Araba pikap olduğundan arka kısmına geçtik. Soğuk bizi epey yordu üstüne birazda ıslandık. Zara’ya kadar geldik yol kenarında soba yanan küçük bir yerde gözleme açan teyzeyi görüce birer tane yiyelim istedik hemde ısınmış oluruz.
Burası Sivas’tan Erzincan yönüne giden ana yol üstünde bir şehir. Yol kenarında otostop çekerken üstümüze araba sürdü dilgil herifin teki arkasından epey giydirdik tabi kulağını çınlattık. Ardından Van’a giden bir otosbüs durdu. Otostop çektiğimizi anlattık ve bizi Erzincan’a kadar bırakabilir misiniz diye rica ettik. Atlayın ! Dedi. Erzincan otogara indiğimizde hepimiz söylene söylene ” of be ne yordu otobüs bizi ” oldum olası otobüs yolculuklarından nefret ettim. Bedava olsa dahi!
Otogardaki restorandan ekmek istedim, sağolsun kırmadı iki ekmek domates biber verdi. Akşam yemeğinide aradan çıkarmış olduk. Otogarda biraz dinlendikten sonra tekrar yola çıktık, Erzuruma giden bir tır alırsa yata yata gideriz düşüncesiyle bir iki saat otostop çektik. Bir araç durdu, ve Üzümlü’ye kadar gidiyoruz diyince bizde bindik. Bu biraz riskliydi çünkü orası neresi bilmiyorduk ve gidemezsek şehre geri dönememiz mümkün olmayabilirdi. Bu riski göze aldık ve Üzümlü yol ayrımına kadar geldik. Uzun bir süre gerçekten de kimse almadı. Murat bir şekilde öğrenmiş o taraflarda olduğumuzu, hemen aradı ve tamda otostop çekmeye çalıştığımız yerde arkadaşının olduğunu ve arabasıyla gelip bizi alacağını söyledi. Biz şanslı değiliz de neyiz şimdi ! Numan geldi aldı bizi, evde harika yemekler, güzel bir misafirperverlik bizi karşıladı. Buranın lezzetli üzümünüde yemeden gitmek olmaz. Ayrıca burada üzümleri lezzetli yapan şey insan gübresiymiş. Bunuda ilginç bir bilgi olarak yazdım bir köşeye.imageişte bilmediğimiz o Üzümlü.

Ardından…
Sabah Numan bizi yol ayrımına kadar bıraktı. Hemen ilk otostop çektiğimiz araç durdu. Duran caner abi, burada şantiyesi varmış. Yolda bir sürü hikayesini dinledik, sonra bizi iş yerine götürüp güzel bir kahvaltı ısmarladı. Yol hep süprizlerle dolu, öyle güzel hikayeler dinledim ki ufkum açıldı resmen. Caner abi kahvaltıdan sonra bizi yola tekrar bıraktı. Çok geçmeden arkası açık bir pikap aldı, Erzuruma gidiyormuş. Biraz rüzgar yesekte çok keyifli bir otostop yolculuğu oldu. Erzurum şehir merkezine kadar bıraktı bizi.
Erzurum bizi yordu. İnsanlarıyla iletişim kurmak oldukça zor oldu bizim için. Neyseki işlerimizi halledip akşama doğru yola koyulduk. Erzurum tabelasını geçince bir oh çekmedim değil.
Yoldan otostop çektiğimiz bir içki toptancısının minibüsünde iki kişilik yere üst üste 4 kişi binmeyi başardık. Uzun bir yolculuktan sonra, Erzurum’un ilçesi olan Horosan da bıraktı bizi. Gece olunca buradan tırlar, arabalar ağrıya gitmeye korkarmış terör olaylarından dolayı. Hatta bakkalda sohbet ettiğimiz çocuk şöyle dedi.

-Siz nereye gidiyor, teklikelidir ha orda devlet yoktur.

Dedim ki

-Ankara’da var da ne oldu?
Uzun bi aradan sonra bir araba durdu Ağrıya gidiyormuş. Atladık hemen arbaya, ve başladı ünlü teröristlerin yol kestikleri yerler. Öyle ziviri karanlık yerlerden geçiyoruz ki korkmamak elde değil. Zaten yol boyunca araba bir sessizlik hakimdi sanki her an bir şey olacakmış gibi. Neyse ki sağsalim Ağrı merkeze geldik. Bizim amacımız doğu beyazıta gitmek olduğundan tekrar otostopa devam edip gecenin bir yarısı Doğubeyazıt ilçesine vardık. Burda daha önceden konuştuğumuz, bizi evinde misafir edecek bir arkadaşımız vardı. Doğruca onun evine gittik. Evde bizden önce Couchsurfing ile gelen Arjantin’li bir çift vardı. 7 yıldır birlikte seyahat ediyolarmış ve bizim şuanda gideceğimiz rotadan geliyorlar. Blog isimlerini ve Facebook’larını aldım takip etmek keyifli olacaktır.

Sabah kalkıp güzel bir sucuklu yumurtalı kahvaltıdan sonra İshak Paşa Sarayı’nı görelim diye çıktık dışarıya. Uzunca bir yol ve tam karşı tepeye kurulmuş İshak Paşa Sarayı her zaman ki gibi şehrin en güzel yerini kapmış. Saraya doğru yürüyoruz görünen köy kılavuz istemez misali, derken bir tekkeli motorun arkasında buluyoruz kendimizi, ardından bizi saraya kadar çıkartan misafirperver Ağrı halkınım bağrından kopup gelmiş cevdet amca alıyor. Sarayda deli divana gibi koşturuyoruz, ordan oraya CS onar gibi zıplayıp dururken Bestami
Hadi tepeye çıkalım diyince hemen sarayın arka tarafında urartulardan kalma kaleye çıkıyoruz. Eğer yolunuz düşerse buraya, kalenin hemen arkasından biraz dikçe olan kayalıkları tırmanın ve İnanılmaz güzel Ağrı Dağı manzarasının tadını çıkartın.

image
Yağmur bulutların geldiğini görüp hızlı adımlarla şehre gidiyoruz, yolda yağmura yakalanıyoruz tabi suyumuz çıkıyor. Evde biraz kurulanıp eşyaları topladıktan sonra ana yola çıkıp Sınır kapısına otostop çekiyoruz. 4 kişi otostop çektiğimizden bağaj yine bana kalıyor, ufak tefek bir şey olduğumdan bağaja atıyorlar beni. Sınıra geliyoruz, oldukça sakin görünüyor. Passaportlarımıza damgamızı yiyip İran tarafında türk tırlarına otostop çekiyoruz. Henüz şebeke varken Annemi, ve sevdiğim bir iki insanı arıyorum.

İran tarafı biraz garip, yaya yolu yok sadece tırlar için geçişler var bizde yoldan yavaş yavaş yürüyoruz. Sonunda arka arkaya durmuş iki tane türk tırı bizi alıyor. İbrahim ile oktay abi diğer tıra, Bestamiyle bizde bir tıra biniyoruz. Tır Tebrize kadar gidiyormuş. Ben arka tarafa geçip yatıyorum hemen. Bir yandan Recep amca ile muhabbet edip diğer yandan bu yazıyı yazıyorum. Öyle bilgiler, deneyimler var ki recep amcada 2 yıl Afganistan’da yaşamış, 1 yıl fasta yaşamış ve birçok ülkenin kültürünü “özünü” iyi biliyor. Bir kaç saat sonra bir restorana çekiyor bize güzel bir yemek ısmarlıyor. Yanında da Pipi marka iran kolasıyla. İranda gece 12’den sonra tırların yolda olması yasak olduğundan Recep amca siz üst koltukta uyuyun ben aşdadakin de , sabah yola devam ederiz diyor. Bizde ayıp olmasın, rahatsızlık vermeyelim hem bizi götürüyorsun üstüne yemek ısmarlayıp tırda yatırıyorsun desekte o galip çıkıyor ve tırda sabahlıyoruz. Sabaha karşı, uyanıyorum karşımda güneşin mükemmel doğuşuyla. Recep amcada keyifçi yapmış kahvesini inmiş aşağıya Sigara içerek gün doğumu izliyor. Sessizce yanına gidip, anın büyüsünü bozmadan

– Günaydın Recep amca

– Günaydın, iyi uyabildin mi?

– Evet, iyi dinlendim. Güneş çok güzel değil mi…

– Sabahları keyfim bu benim, sigara kahve, güneş…

image

Dünya Turu 54. Gün | Hazırlık ve tahmini rota 2

Avrupa’dan sonra şimdi istanbuldayız ve ayrılması öyle kolay olmayan bir ülkeden, Türkiye’den yola koyulma vakti… Tüm sevdiklerini görüp birde kebap, döner lahmacun derken ” Ye olum sen yola çıkacan koçum” ilgisinden sonra içim biraz buruk, boğazımda bir düğüm ile çantamı toparlıyorum. Ama öyle bir his daha var ki o bütün bu duyguları bastıyor. 

Yolda Olmak…

İran-Türkiye tren hattı geçici süre kapatıldığından Tahran’a otostopla gitmeye karar verdik. Uzun bir yolculuk olacak

Tahmini Rota 2. Yarı

Türkiye>İran>pakistan>hindistan>nepal>kamboçya>sri lanka >bagladeş>myanmar>tayland>vietnam>filipinler>çin>güney kore>japonya>moğalistan>rusya…

  

Dünya Turu 41. Gün | Norveç – Dönüş Yolu

Istanbuldayken daha önce evimde misafir ettiğim Martin diye bir arkadaşım vardı. Bu insan bana o kadar güzel duygular aşılamıştı ki yaklaşık bir ay beraber yaşadık onunla. Kopenhag’a aslında onu görme hayali vardı birazda, ama malasef Kanada’da olduğunu öğrendim daha sonra dışarda uyumamı istemediği için arkadaşı Sebastiana yönlendirdi beni. O da kendi gibi enerji dolu güzel bir insan sabahları çaldığı gitarla uyandırıp, kahve hazırladı. Bir müzisyenin evinde kalmak demek etrafında 10’ca müzik aleti ve rahatlatıcı tasarımlarla döşenmiş bir dinlenme odasında uyanmak demek.

Ev arkadaşı avrupa turnesinden döneceği için onu rahatsız etmemek adına eşyalarımı toplayıp evden ayrılıyorum. Saatime bakıyorum 2’ye geliyor bu demek oluyor ki Bestaminin gelmesine 4 saat var. O gelene kadar oyanlanmak adına Danimarkalıların ünlü birası Carlsberg müzesini gezmeye gidiyorum. Burası normalde ücretli bir müze ama müzeye tersten girerek ücretsiz bir şekilde gezmek mümkün. Müzede devasa atlar (Aslında Carlsberg). 1920 yıllarından kalma bira yapma makinaları, canlandırmalar, arpadan nasıl bira yapıldığını gösteren dev aletler videolar resimlerle dolu müze. Müzenin sonlarına doğru bira’yı tatmam için ücretsiz ikramda bulundular. Uzun zamandır içtiğim en iyi biraydı diyebilirim. 
Hafif çakır keyif atladım bisikletime şarkı söyleyerek gar’a doğru yola koyuldum. 8 gün sonra Bestamiyi özlediğimi farkettim. Trenden indiğinde sarıldık birbirimize deli gibi yağan yağmura rağmen onu Christiania’ya götürdüm. Suyunuz çıktı ama sonunda o saklı cennete geldik. Rastgele oturduğumuz bir masada kafalar güzel Norveç’li barney kılıklı adamla saatlerce sohbet ettik. Uzun uzun kahkaha attığımız gecenin sonunda hemen garın yanında olan Urban Hostele gidip ortak alanlarından yararlanıp yemek yaptık duş aldık sonra Downtown hostele geçip orda ücretsiz sabahladık. Sabahın ilk ışıklarına doğru atladık ilk trene önce İsveç sonra norveç’e doğru yola koyulduk. Pulpitrock kayasına gitmek istiyoruz.
Tren öyle güzel yerlerden geçiyor ki, okuduğum tüm kitaplar filmler buradan esinlenmiş diyosun. Kuzeye çıktıkta güzelleşen bir doğa. Zaten bestaminin sürekli anlattığı Norveç benim için başka bir heyecan. Yaklaşık 10 saatlik tren yolculuğundan sonra Oslo’ya varıyoruz. Burda ekmek arası zeytin ( resmi yemeğimiz ) yedikten sonra Oslo’dan tekrar Stavanger trenine atlayıp 8 saat yolculuk yapıyoruz. Şehre geldiğimizde saat sabah 7 ye geliyor güneş doğmasına rağmen karanlık bir havası var ama ona rağmen Norveç çok güzel. 

  
Buradan Pulpitrock’a ulaşmanın bir yolu var feribot ile Tau geçip oradan otobüs işe Pulpitrock kayasına tırmanış rotasının başlangıç noktasına gelmek. Yanımızda hiç paramız olmadığından, feribot’a kaçak binerek karşıya geçtik. Otobüs’e böyle bir şansımız yoktu bizde konuşalım belki götürür dedik ve iyi kide konuşmuşuz. Biz otostop çekerek yukarı çıkacaz bizide alır mısın demeye kalmadan tabi buyrun geçin demesin mi. Norveç insanının insanlığını görmeye başladığımız yer burası oldu. 
Başlangıç noktasından 2-3 saatlik bir tırmanış bizi bekliyor. Bu arada şehre geldiğimizden beri durmak bilmeyen bir yağmur var. 4000 m parkur olan trekking rotasına ilk adımı atıyoruz. Bestami’de bende uzun süre sonra doğada olmanın verdiği mutlulukla yağmura aldırmadan tırmanıyoruz. Bir çıkıp bir inen parkurun sonunda sisler içinde Pulpitrock kayasını görüyoruz. 

  
Büyüleyici bir o kadarda ürkütücü bir hali var. Uçurumun kenarından yavaş yavaş yürüyüp kayanın yanına geliyoruz. Burada olmak gerçekten harika bir duygu, çocukluğundan beri gördüğün o ünlü pozların verildiği kaya burası. 
Sisler bizim fotoğraf çekmemize izin vermesede ayaklarımızı aşağı sallandırıp o büyüleyici havayı uzun uzun soluyoruz. Bir ara hemen pulpitrock kayasının üstünde ki tepeye tırmanıp upuzun uzanan fiyonglara avazımız çıktığı kadar bağırıp sesimizin yankılanmasını dinliyoruz. Yağmur bizi ıslatsada buradan aşağı bakarken ki duygularımaza daha bir anlam katıyor.

   
 
Akşama doğru son feribotu kaçırmamak adına aşağıya doğru iniyoruz. Vardığımızda otelin lobisi bizi bekliyor. Norveç’te bir otelin lobisinde olmak demek kimsenin sana, ne yapıyorsun, kimsin hop hep hup. Dememesi demektir. Şöminenin karşısında kuruyup güzelcene ücretsiz kahvelerimizi içinde tekrar yola koyuluyoruz. Oslo>Kopenhag>Hanburg…
Burdan sonra hedefimiz türkiyede bayrama yetişmek. Almanyaya geliyoruz Bestami Oktoberfest var ona gidelim mi diyince atlayıp zürih’e gidiyoruz. Oktoberfest hakkında daha sonra ayrıntılı yazacam. Burdan sonra budapeşte trenine binmeye çalışsakta bizi bir türlü almıyorlar. Sonra prag’a gidip burda Hostelin birinde güzelcene dinleniyoruz. 
Bayramda ailemizin yanında olalım diye buradan sonra bükreş yada sofyayı son durak belirleyip yola koyuluyoruz. Hangi trene bizi alırlarsa artık. İlk önce sofya trenine biniyoruz yaklaşık bir saat sonda trenden bisikletler yüzünden atılıyoruz. Bu sefer arkadan 2 saat sonra gelen bükreş trenine biniyoruz bir iki saat oyalayabilsekte onlarda bizi trenden atıyor. Daha sonra bir durak gitme kaidesiyle 4-5 tren değiştirdikten sonra bir tane gece treni bulup bükreşe kadar gitmeyi başarıyoruz.
Romanya- Bükreşe geldiğimiz bisikletimizi tamir ettirip yemek yedikten sonra buradan istanbula giden otobüsleri araştırıyoruz. Bayram dolayısıyla hepsi tatil vermiş yarın düşünürüz artık deyip bizde otogarın hemen yanındaki bir parkta uyuyoruz. Sabah uyandığımızda Tır garajları denemek suretiyle çevre yoluna pedallarken türk bir abimiz tanışıyoruz. Kendi arabasıyla bisikletlerimizi ve bizi alıp türk tır garajına götürüyor. Şansımızı hataylılar türk tır garajını bulup orda karnımızı doyurup yemek yiyoruz. Tır garajımda ki 60 yaşındaki Maria’yı untmayacam. Kadın bildiğin bana sardı evlenelim diye. Bestami sağolsun gaza getirdikçe kadın kendinden geçiyor. Paçayı zor kurtardım. Oraya gelen tırlar hep dolu olduğundan 2 gün orada konaklamak zorunda kaldık. Sonra oradan Bulgaristana daha sonra Türkiye’ye sınırına geldik. Ve sonunda 45 gün ardından ülkemize adım attık. Artık gelsin lahmacunlar ayran döner kebaplar çok özlemişiz..
 Sınırı bisikletle geçtikten sonra sabah karşı edirneden istanbula başka bir tırla geldik. 

Burdan sonra Türkiyede bir haftalık bir mola verip 

  
iran > Pakistan> Hindistan rotasını izleyecez…
Heyecan dorukta!!!!!!!

Dünya Turu 26. Gün | Danimarka – Kopenhag

Hollandaya giden Hollanda’dan uzun bir sürede çıkamıyor derlerdi, aynen öyle oldu. Tam 8 gün kaldım bu ülkede. 

Den haag’da Türk host’umuz Cihan abi öyle güzel ağırladı ki hemde hiç tanımadan bizimle evini yatağını yemeğini paylaştı harika kahvaltılar hazırladı. İyi ki varlar böyle insanlar ki böyle insanlar hayata karşı umut ışığı oluyorlar. Artık veda vakti geliyor ve evden ayrılıyoruz.

Burdan sonra yol arkadaşım Bestamiyle bazı nedenlerden dolayı bir kaç günlüğüne ayrılıyoruz. Ben kuzeye o güneye gidiyor İsveç-Malmö’de buluşuruz diyip vedalaşıyoruz. Artık yolda tekim ilk hedef Kopenhag deyip atlıyorum trene, bunun için 15 saat’e yakın yolum var. Uzun bir yolculuktan sonra Almanya’nın Hamburg şehrine geliyorum. Trene binmeye çalışıyorum ki kuzeye giden trenlerin hepsi suriyeden gelen mültecilerle dolu. 2 saat sonra zor bela bir trene biniyorum. Yaklaşık 4 saat yolculuktan sonra tren boğazı geçmek için bir gemiye biniyor ve herkes trenden inip geminin güvertesine çıkıyor. Baltık denizini geçiyoruz. Gemi karaya yanaştığında kapılar bir türlü açılmıyor sürekli almanca ve danimarkaca anonslar yapılıyor. Gemide ve trende bir panik havası mevcut bir yandan gayet sakinler anlam veremiyorum. Sonunda bir kaç backpaker’a neler olup bittiğini soruyorum. Meğerse gemiden kaçmaya çalışan mülteciler olmuş ve polis gemiyi karantiya almış. Doğal olarak saatlerce mahsur kalıyoruz trende. Yemek ve su dağıtıyorlar bir süre öylecede bekliyoruz. Bir ara firstclass’a telefonumu şarj etmek için bölümüne gittiğimde polisin onları tek tek dışarı aldığını ve bir yere yönlendirdiğini görüyorum. Kaçar mı benden? hemen sırt çantamı alıp pasaportumla beraber firstclass’a dönüyorum. Kontrol edip benide bir otobüse alıyorlar ve Kopenhaga otobüsle devam ediyoruz. Böylece belkide sabaha kadar sürecek olan beklemeden yırtmış oluyorum.

 

Kopenhag
 
Kopenhag İskandinavya ülkelerinin en güzel şehirlerinden. Şehri yüzüstü görüp hemen 30 dk uzaklıkta olan Malmö’ye geçiyorum. Malmö İsveç’in en büyük 3. Şehri 10. Yüzyıldan kalma binalar şehri görkemli bir hal haline sokuyor. Burda CS’den daha önce ayarladığım Chaterinanın evine doğru gidiyorum. Güzel bir akşam yemeği ile uzun uzun sohbet ediyoruz erken kalkması gerektiğinden Chaterina odasına geçiyor.  

 
Bizde yine couchsurfinden gelen Ali ile aynı odayı paylaşıyoruz. Sabah olduğunda tekrar trene atlayıp komşu ülke Danimarka’ya tekrar geçiyorum. Keşfedilecek çok yer var Kopenhag’da. Önce Nyhavne ye gidiyorum sonra da şehri tepeden gören Vor Frelsers kilisesi tırmanıyorum daha sonra hemen yanında olan Özgür şehir Christiania’yı keşfediyorum.

  
Burası 850 kişi nüfuslu özgürlüğünü ilan etmiş bir mükemmel bir yer. Hippi’lerin uzun savaşlar sonucu aldıkları ve sonunda bir yerleri var dedirten harika doğası olan 34 hektar büyüklüğünde bir yer. Burda herşey serbest ve içeri polis kesinlikle giremiyor. Böyle bir yerin varlığı öyle güzel hissetiyor ki Gezi Parkı zamanlarını hatıyorum. Fotoğraf çekmek yasak olduğundan çaktırmadan bir tane çekmeyi başardım sanırım.

 

danimarka
Christiania – Kopenhag
 
Gölün kenarında gezerken bir kız beni durdurup birşeyler soruyor. Sonra ingilizce anlamadım deyince, parkın sonunu gösterip burda bitiyor mu diye soruyor. Bende hayır aslında devam ediyor ve çember çiziyorsun deyince elimdeki gösterip bana katılmak isterimsin diye soruyor. Why not deyip bir banka geçip sohbet etmeye başlıyoruz uzun uzun.. Önümüzde bir göl arkamızda yemyeşil orman atlı bisikletli insanlar geçiyor önümüzden. Norveçliymiş kopenhag’ı çok bilmiyor Odesse trenini bekliyor akşam

için erkek arkadaşının yanına gidiyormuş o zamana kadar burda vakit geçiriyor. Uzun zaman önce hippie olarak yaşamış ve artık sistem beni yendi, çalışıyorum diyor. Bende kendi hikayemden bahsediyorum. Cesaret gerektirdiğinden bahsediyor ve herşeyi bırakıp yola çıkmak harika bir duygu bende tekrar birşeyler uyandırdığın in teşekkür ederim diyor. Bu mutluluk verici bir şey. İnsanlar yaşadıkları hayatı aslında ne kadar kolay bir şekilde kendi istedikleri gibi bir yaşam tarzına sokmanın tamamen bakış açısı ile ilgili olduğundan bahsediyoruz. Hemen arkadamızda mega bir şehir insanlar bir şeyler için koşturuyorlar biz burda elimizdeki Elma’nın ne kadar keyif verdiğini anlatıyoruz birbirimize. 
Parkın etrafında büyük bir çember yapıp hiç tanımadığım ama çok güzel vakit geçirdiğim insanla vedalaşıyoruz. 

 

kopenhag gece hayatı
 
Kopenhag gece hayatı epey canlı, burda pupclawl’a katılıyorum yaklaşık 50 kişilik grupla o bardan bu bara geçiyoruz ne kadar içsemde bir türlü şarhoş olamadım o gece ilginçtir içkilerde alkol yok ! Gece 4 gibi tren garına geliyorum artık uyumam lazım. Mülteciler için getirdikleri battaniyeden alıyorum ve garın bir köşesine kıvrılıp yatıyorum. 

 

emre durmuş
kopenhag – yol günlükleri
 
Bir kaç gün boyunca şehride bisikletim ve kulaklığımla şehirde öylece dolaşıyorum. Bundan sonraki geceler uyumak için İsveç’e Malmö’ye gidiyorum gündüz tekrar Kopenhaga geliyorum. Eğer avrupada bisikletin varsa ulaşım inanılmaz kolay ve bence şehri keşfetmenin en kolay şekli. 
Interrail biletinin olması özgürce istediğin trene binmene olasılık veriyor. Hal böyle olunca rastgele trenlere binip farklı şehirleri keşfediyorum. Helsingor baltık denizinin kalesi gibi bir şehir. Bizim çanakkale gibi boğazı bekliyor. Çok önemli tarihi var havanın kötü olmasına aldırmadan turist akınına uğruyor görkemli Kronborg Kalesi.
Ertesi gün Aalborga’a gidiyorum hiç bir fikrim yok yine bu şehir hakkında. CS’den Mie’nın daveti üzerine 8 saatlik bir tren yolculuğu yapıyorum. Mir bana küçük bir koltuk ve yumuşak bir yorgan veriyor bu dinlenmem için çok iyi geldi gerçekten sabah olunca Mie’ya bir mektup yazıp sırtlıyorum çantamı ve yola koyuluyorum. Öğrenci şehri ve sakin şehir de 24 saat geçirdikten sonra tekrar Kopenhag’a dönüyorum. Yol arkadaşım Bestami gelmek üzere şu günler onu garda kaşılamak istiyorum. O gelince hedef kuzey’e Norveçe gitmek… 

   

Kopenhag – Aalborg tren hattı
       

  

  

  

Dünya Turu 19. Gün | Amsterdam

Son Amsterdam trenini kaçırmış garda oturuyoruz burası Paris de Nord…

emre durmuş bestami köse
yol günlükleri – Fransa Lille’de bestami ile garda tren bekliyoruz

 

Lille treninin gelmesine 1 saat var yerde oturmuş insanları izliyorum boğazlarım biraz ağrı yapıyor halsizlikte üstümde tabi bestami bir oraya bir buraya gidiyor takip edemiyorum çantaya sarıldım yatıyorum. Lilleden sonra Bürüksel ordan amsterdama geçeceğiz yolumuz uzun.
Lille treni ile 1 buçuk saatlik yolculuktan sonra trenden iniyoruz. Halsizlik ve dikkatsizlik üstümüzde kameram trende unutuyorum. Koştur koştur arkasından gitsemde yetişemiyorum. Hemen information’a gidip durumu anlatıyorum ama trenin dankee diye bir yere gittiğini oraya gitmem gerektiğini söylüyor. İlk trene atlayıp malum yere gidiyorum. Olay burda başlıyor…
Küçücük bir gar bir şef bi kaç güvenlik görevlisi var can havliyle kameram burdaymış onu anlamaya geldim desemde beni pek kaile almıyorlar. Yaklaşık 1 saat dil döküyorum bana kameramı versin diye fakat fransızca cevap verip ara sıra 2 gün sonra gel pazartesi gel gibi şeyler söylüyor. Hastalık bir yandan iyice beni zorlamaya başlıyor. Adama gitmem lazım vaktim yok uçağım var gibi bir sürü şey söylesemde sana yardım niye edeyim diyor. Türk ve Müslüman olmamdan epey rahatsız sürekli bunları tekrarlıyor. Bugün fransızlardan nefret ettiğim günün ilk günüdür. Bir süre sonra o kadar halsiz düştüm ki bana yardım et ve kameramı ver diye yalvardım. 10 € verirsen veririm dedi. Keşke yanıma almış olsaydım herşeyimi lille’de bestami ile bıraktım trene atladım. Bir türkü ikna edemedim. Sonra o küçük garın içine girip ingilizce konuşabilen kimse var mı diye bağırdım. Kendimi korku filmin içinde bulmaya başladığım andır bu. Kimse cevap vermiyor. Fransız milleti ve gıt ingilizceleri. Sonra gördüğüm siyahi bir adamın yanına gidip, ingilizce konuşup konuşamadığını soruyorum. Şansıma çat pat bir şeyler geveliyor. Durumu anlatıyorum ve 10 € ihtiyacım olduğunu lille gidince vereceğimi söylüyorum. Güç’de olsa ikna edip 10 € veriyor ve şefin yanına gidiyoruz. Kameramı yine vermiyor bu seferde bana yardımcı olan kişiyle fransızca tartışıp gönderiyor bizi. Onun söylediğine göre kameramın iyi bir şey olduğunu anladığı için kendine saklamak istiyormuş. Üzgün bir şekilde son trene atlayıp lille gidiyorum. Oraya vardığımda hastalığım biraz daha ağırlaşıyor ve yattığım yerden kalkamıyorum. Bestami ambulans çağırıyor ve hastaneye gidiyoruz. Film gibi herşey.. Ambulans görevlilerinden hastanedeki doktora kadar dilini anlamadığım bir ülkenin hastanesinde sedyedeyim, fransız doktorlar bir şeyler söyleyip gidiyor. Sürekli test yapıyorlar. Yaklaşık 4 saat sonra serumunda etkisiyle ayaklanıyorum. Yavaş yavaş kendimi daha iyi hissediyorum. Sabah olunca tekrar Dankee ye kameramı almak için atlıyoruz trene. Şef değişmiş ofise gidiyoruz onlarda yaklaşık bir saat bizi oyaladıktan sonra kamerama kavuşuyorum. Bundan sonra işler yoluna giriyor. Bu akşam amsterdamdayız.


Yola giderken, Fransa sınırı geçince hemen insanların ve çevrenin değiştiğini fark ediyoruz. Üçken ev mimarisi yemyeşil doğası ile önce Belçika sonra Hollanda’ya bizi karşılıyor. Sonunda Amsterdam Central’deyiz her şeyin yasal olduğu şehir ” Amsterdam ”

 

Amsterdam central istasyonu

İlk gün şehri gezip, tren garında sabahlıyoruz. Sonra dinlenmek için Airbnb’den bulduğumuz bir yoga evinde 2 gün kalıyoruz. Bu şehir bisiklet şehri, köprü ve kanallarla çevrelenmiş düzenli bir avrupa şehri. Bazen sokakta gezerken bu yaşam tarzına ne kadar uzak olduğumuzu farkediyorum.

 

Amsterdam Bisiklet ve Kanalları

 

3 gün sonra Olcay’ın daha önce kaldığı Den haag’da bir türk abinin yanına geçiyoruz. Burası küçük ama güzel bir ev Cihan abi bizi çok güzel ağırlıyor.

 

Cihan abimiz

Geldiğimizin ertesi sabahı kalkıp yakınlarda olan Giethoorn’a gidiyoruz. Önce bir kaç aktarma tren sonra otostopla Hobbit köyüne varıyoruz, hiç durmayan bir yağmur var deli gibi yağsada önce tekne ile köyü geziyoruz sonra suyumuz çıkana kadar köyün heryerini adımlıyoruz. Büyülenmemek elde değil. ” İnsanlar nerelerde yaşıyor yahu ” dedirtiyor her baktığımız ev. Biz yağmurda ıslanıp, evlerin önünden yürürken içerde şömine başında oturup dışarıyı izleyen insanlar görüyoruz.

Burası kesinlikle görülesi bir köy…

giethoorn yol rehberi
giethoorn köyü

 

giethoorn köyü
giethoorn köyü

 

giethoorn köyü
giethoorn köyü

 

giethoorn köyü
giethoorn köyü



Dünya Turu 7. Gün | Sahra Çölü

Fas – Sahara Çölü
Sabah uyandığımızda saat 7.30 a geliyordu, geç kalmıştık. Koştur koştur gittik dün gece bin bir pazarlıkla aldığımız çöl turunu satan firmanın önüne. Neyse ki bizi beklemişler ve atladık minibüse Sahara Çölüne doğru yola çıktık bir grup turist kafilesiyle birlikte. Arabada ispanyol, çinli, fransız, faslı ve 2 türk 12 kişiyiz. İlk gün Fas’ın en önemli şehirlerini gezerek çölün yakınındaki bir otele gidiyoruz, ilk durak Atlas dağı ile Rif dağını tam ortasında olan ve yılan gibi kıvrılan yolları tepeden gören kırmızı toprak manzaralarıyla süslenmiş vadi.


2-3 saat yolculuktan sonra tepesinde kale olan bir şehre daha geliyoruz. Burası Gladyatör, Mumya, Game of Trons gibi bir sürü ünlü dizi ve filme ev sahipliği yapmış Fas’ın en eski yerleşim yerlerinden biri. Kenarından akan dereyi üstüne atılmış bir tahta parçasıyla geçiyoruz ve o tarihin içine giriyoruz. Evler saman ve çamur karışımı bir malzemeden yapılmış genel olarak kırmızı olan bu evler sanki yağmur yağsa yıkılacak gibi duruyor. Hatta yağmıyor o yüzden yıkılmıyor diye espirisini de yaptık. Ama öyle değil, yüzyıllardır burdalar.


  
Ordan çıkıp 2-3 saatlik yolculuk sırasında daha önce hiç görmediğim inanılmaz coğrafyası olan yerlerde küçük küçük molalar verdik.

Güneş yavaş yavaş batarken bugünün son durağı olan Tutagoz adında bir yere geldik. Burası iki tane dev gibi kırmızı dağın arasında akan nehrin olduğu bir yer. Fas’ın güneyinde ki deniz diyelim insanlar yüzüyorlar burda. Yarım saat moladan sonra otelimize geçip Fas’ın yerli yemeği Kuskus yedikten sonra uyumaya koyulduk. Sabah ballı gözlemeli bir kahvaltıya açtık gözlerimizi (çünkü başka bir yiyecek yok, kurban olayım bizim kahvaltı kültürümüze)


 Yola çıkıyoruz Sahara’ya doğru mola verdiğimiz bir köyü geziyoruz eğer uslu bir çocuk olursanız bu köyde meyve ağaçları, derede elbiselerini yıkayan kadınlar, sokaklarda top koşturan çocuklar görebilir, misafirperver insanların davetlerine icabet edebilirsiniz.


Burdan sonra Sahra’ya doğru giderken birden bire kum fırtınası başlıyor. Camları kaldırıp yola devam ediyoruz, incecik ve upuzun uzanan yoldan çöle doğru.

 Akşam gün batımına yakın, çölün hemen kenarındaki bir otele geliyoruz. Develere burdan binip, 2 saatlik bir yolculuktan sonra kamp alanına varacağız. Arka kapıdan geçip develerin yanına gidiyoruz. Bizi bekliyorlar, çöl adamları, oturan bir devenin üstüne biniyorum, biner binmez ayağa kalkıyor deve çok ilginç bir duygu devenin üstünde olmak…


Arka arkaya bağlanan develerle kızıl kumların olduğu çöle doğru bi sağa bir sola sallanarak gidiyoruz.

 Heyecandan devenin üstünde bir sağa dönüyorum bir sola bazende ters oturuyorum. İnanılmaz bir şey çölün ortasında saatlerce deveyle yolculuk yapmak, bazen rüyada mıyım acaba diye Bestami’ye soruyorum gerçek mi bu diye.

 Yaklaşık 1 saat sonra ilginç bir şekilde dünyanın en büyük ve sıcak çölüne şakır şakır yağmur yağmaya başlıyor. Şanslı mıyız, şanssız mı anlayamadım. En sonunda yaklaşık 15-20 tane yerli tarafından rengarenk olarak yapılmış kamp alanına geliyoruz. Bizden önce gelen gruplara selam verip geçip oturuyoruz bir mühlet. Nerdeyse herkes fransızca konuşuyor, anlamıyoruz doğal olarak. Bestami ben tepeye doğru gidiyorum gelmek ister misin diye sorunca takıldım peşine. Çıktık ve çıktık gecenin bir yarısı toz gibi çöl kumlarını ezerek yatıp sırt üstü uzun bir zaman konuşmadan müzik dinledik. Hissediyordum onun da benle aynı duyguları yaşadığını…


 birden bire yeniden yağmur yağmaya başladı biz yıldızları beklerken, hiç aldırmadan hissettik üzerimize düşen yağmur damlalarını.. Çadıra geçtik sıcaktan uyuyamayıp yatağı yorganı dışarı attık sabaha karşı 5 gibi bir ses
-Emre kalk olum kalk yıldızlara bak !

Yıldızlaeı görmeden yatmanın burukluğunu o güzel manzarayı görünce atıverdik.

Güneş doğmadan hemen önce uyandırıldık, gün doğumunda develerle çölü geçiyoruz…


  

Fas – Çöl Turu Tavsiyeler
– Ortalama 80 € olan bu turu pazarlıkla 55 € kadar alabilirsiniz

– yanınıza pantolon mutlaka olsun devenin üstündeyken şort bacakları acıtıyor.

-çöle gidiş bir gün dönüş bir gün o öğle yemekleri dahil değil yanınıza kendi yemeğinizi alabilirsiniz. Akşam yemeği ve kahvaltı karşılıyorlar

-Eğer güzel fotoğraf çekmek istiyorsanız geniş açılı bir kamera (go pro ve benzerleri) ayrıca mutlaka Powerbank getirin.

-Çadırlarda ortalama 8-9 kişi yatıyor büyük çadırlar fakat çok konfor beklemeyin

-Kafaya sarmak için fular güneşten korunmak için gerekli bir şey mola yerlerinde satıyorlar, fiyatı biraz tuzlu bu sebeple yanınızda kendi fularınızı getirmeniz iyi olacaktır.

Dünya Turu 5. Gün | Fas – Marakeş

İspanya ve Fas ; birbirine bu kadar yakın iki ülke arasında böylesine büyük fark olur mu? Adeta zamanda yolculuk yapıyoruz

Madrid havaalanından atladık uçağa 2 saatlik bir uçuştan sonra Cebelitarık boğazının üzerinden geçerek Avrupa kıtasından Afrika kıtasına geldik. Burası müslüman bir ülke, o yüzden Türkiye’yi ve Türkleri çok seviyorlarmış pasaport kontrolünü de rahatça geçtikten sonra çıkarken kapıda ücretsiz sim kartlar verdiler, 3 er 5 er tane aldık internet falan var kartın içinde. Gece saat 12 ye geliyordu şehir merkezine gitmek yerine geceyi havaalanının hemen yanında ki çimlerde geçirdik. Sabahın ilk ışıklarında kırmızı duvar mimarisi ile bürünmüş gizemli şehrin sokaklarından geçerek Marakeşin ünlü meydanına vardık. Bir tarafta etnik müzik yapan insanlar, diğer yanda yılan oynatanlar hem de öyle böyle bir iki değil on tane falan yılan. Adamlar evcilleştirmişler resmen 🙂


 Ara sokaklara daldık… Sadece iki insanın yürüyebileceği darlıkta olan sokaklar bunlar, labirent gibi bazen bir evin altından bazen üstünden geçiyorsun kenarda kapüşonlu amca ağaç yontuyor diğeri eşeği ile yük taşıyor arkadan motor geliyor bu daracık sokakta ve sana değmeden geçiyor, alışmışlar. Biraz yorgun olduğumuzdan Airbnb bir oda bulduk ve o odanın adresin, bulmaya çalışıyoruz kime sorsak kolumuzdan tutup götürüyor bir yere sonrada para istiyor bizden, yer mi tabi?. Herkes bir şeylerden para kazanma derdinde özellikle turistlerden ama müslümanız türküz diyince selamın aleyküm-aleyküm selam oluyor. Sonunda aradığımız yeri buluyoruz güzelcene dinleniyoruz. Akşama dingin olmamız lazım çünkü bu şehir adete fotoğraf cenneti, nereye kafamı çevirsem kendimi 50 yıl öncesinde yaşıyor gibi hissediyorum.


  Akşam olunca meydana gidiyoruz, tüm meydan insan seli sokak showları, satıcılar, yemek yapıp satanlar şehirde adeta festival havası var bizde herkesin yemek yediği bir yeri gözümüze kestiriyoruz. 50 cente salata patates gibi bir sürü şey var 10 € ya ziyafet çekiyoruz burda. Sokak dansı yapanları izlerken birden kendimizi ortada buluyoruz, afrika müziği ile 100’lerce insan seni izlerken deli gibi dans etmek harika bir duygu.

  
Saat 12 ye geliyor hostelimize tekrar dönüyoruz, yarın sabah Sahra çölüne deve turumuz var. Çok heyecanlı, bütün duyguları bir arada yaşatacağına eminim. Bunu yapmak için sabırsızlanıyorum.