Dünya Turu 78. Gün | İran Yol Günlüklerim 

PAYLAŞ

İran‘da herşey çok ilginç başlamıştı.Avrupa geçen 45 günden sonra İran gibi kültürü bütünüyle farklı bir ülkeyle dünya turuna devam ediyorduk. Yemek yeme alışkanlığından iletişim anlayışına , mimarisinden sanatına ve hatta havasina kadar farkli kokusu olan topraklardaydik. Aslında bize çok yakın bir kültürü ” bizi ” tanıyorduk.

Tahranda yol arkadaslarimi kaybedip internet yuzunden birbirimizi bulamayışımızın üstünden bir gün geçti, öğleye doğru çeşitli telefon konuşmalarından sonra şehrin güney otogarında buluştuk. Dünden dolayı birbirimize kırgınlığımız var bu yüzden suratlarımız asık bir iki saatin ardından yine eski enerjiyi yakalayıp yola koyulduk.

Bugün amacımız iranın büyük şehirlerinden olan İsfahan’a gidebilmek. Yolda daha otostop çekmeye başlamadan yanımıza bir araba durdu. İranda Otostop çekerken söylediğimiz belli başlı üç kelimemiz var ” Pul Nederem ” paramız yok ” Salavati ” senin için dua edecem, Allah Rıza’sı için görüneceksen götür gibi birşey. Çünkü tüm arabalarda Ruslardaki taksi kültürü var para isteyebiliyorlar. Hemen önümüzde duran arayabaya bizim sihirli sözcükleri söyledik biraz üzülsede aldı bizi, İsfahan değil ama Kum’a gidiyormuş, bu demek oluyor ki yolu yarılıyoruz. İranda tüm arabalar eski ve nerdeyse hepsi aynı, ama bu araba bir başkaydı. Road balans denen bir şey yok arabada, şöför arabayı yolda tutabilmek için epey çaba sarf ediyor, ter döküyor bir sağa bir sola sallanıyoruz. Aha vurduk, aha öldük diye diye birbirimizi sıkıyoruz. Emniyet kemeri aklımıza geldi, doğal olarak çalışmıyor ama halat halen sağlam, Bizde kendime doladık, kendimizce güvenlik önlemi alıyoruz.

Neyseki sağsalim arabadan indik akşam saat 8’e geliyor. Sokakta yürürken Muharrem ayından dolayı sokakta İlahi çalıp çay dağıtan yere gittik, Çaylarımızı içip projektöre yansıtılan videoda kendilerine vurarak ibadet edişlerini izlerken bir adam yanımıza geldi, şeker verdi birer tane. Hafif şişko, yerel takım giymiş, güler yüzlü Pala bıyıklı bir abi. Kendini tanıttı adı Hasan abi âşıkmış kendisi. Yarım ingilzce yarım Türkçe birazda Güler yüzüyle, arkasını göstererek burda bir yerim var buyrun gidelim diye teklif etti, o sırada bizi merak eden ne kadar kişi varsa hepsi etrafımıza toplandı.

Hello, hey!! Where are you from, welcome to İran!! Sesleri geliyor her yerden.
Yaklaşık 20 kişi olduk bir anda, birisi çay getiriyor diğerleri bisküvi ikram ediyor derken Hasan abinin yerine çıktık. Hasan çok mutavazi harika bir insan bize kendi cdlerinden veriyor. Orada sohbet ederken başka bir adam aç mısınız diye sordu, mırın kırın ederek evet dedik.
Azeri Türkçesiyle

– tamam hadi gidek mescide, sineye vurak sonra aş yerik

Dedi. Tamam deyip düştük abinin peşine, ara sokaklardan geçip epey büyük ama bir o kadar zifiri karanlık bir mescide geldik. İçeriden ağlama sesleri, Hasan Hüseyin, sesleri geliyor…

İçeri girdik, hafif bir mor ışık var sessizce arka saflara geçip Yanyana oturduk, ağlaşmışlardı izleyip mikrofonla birşeyler okuyan adamı dinlemeye başladık, çok ilginç ürkütücü bir atmosfer içeriye girdik birden bire. Bir süre sonra herkes birden bire ellerini yumruk yapıp ritmik bir şekilde göğüslerine vurmaya başladı, ilk başka anlamadık ama ortama uyum sağlamak adıma bizde aynısını yapmaya başladık, ritim gitgide artıyor hızlı ve sert vurmaya başladılar. Bir yandan cıs tak cıs tak beatbox sesi bir yandan kuran okuyan adam diğer yandan hüngür hüngür ağlayarak kendini yumruklayan cemaat…yaklaşık yarım saat böyle devam etti sonra birden bire herkes soyumaya başladı, t-shirtler çıkardılar bu sefer çıplak vücutlarına vurmaya başladılar. Gözgöze baktık bestami ve oktay abiyle, ve bizde t-shirltleri çıkarıp kendimize vurmaya başladık. Çok farklı bir boyutta ibadet ediyorlar, ediyorduk gözümüzü kapatınca nasıl bir kafa yaşadığımızı daha iyi anlıyoruz. Bir süre sonra ayağa kalkıp yükselen ritimle beraber hem ağlayıp hem kendilerini yumrukluyolar, çember yaptık, aynı anda bağırarak yumrukluyoruz kendimizi bir sürü çıplak adam zifiri karanlık hafif mor ışık altında. Bu böyle 3 saat sürdü.


İbadetin ardından dışarı çıktık hasan abiler çocuklar herkes gelmiş bizi bekliyorlar, mescidin mutfağına geçtik ve yemekler geldi, katık pilav bilmem kaç sürahi su. Bizi merak eden ne kadar cemaat varsa kapıdan selam verip gülümseyip gidiyor, o sırada ferşat adında bir adam geldi epey muhabbet ettik toplamda 7-8 kişi yemek yedik, tam sofradan kalktık bestami ; Telefonum yok dedi. Çalınmıştı. Ortalığı ayağa kaldırdık her yeri aradık bulamadık. Ben yemek yerden video çekmiştim, orada bir adam Bestaminin yanında sürekli cebini kestiğini yakalıyoruz ama telefonu alma sahnesi yok o yüzden suçlayamıyoruz. Hasan abi oralarda epeyce tanınan sözü geçen birisi, o herkesi sıkıştırıyor ama bir şey çıkmıyor. Polis çağırıyoruz, onlarda bizi alıp karakola şikayetimizi alıyorlar bu saatte bir şey yapamayız diyip yarın gelin diyorlar. Ferşat alıp bizi evine götürüyor, gece orada kalıp sabah karalola, savcıya felan gidip seri no veriyoruz telefonun. Ferşat arabasıyla bize bir şehir turu yaptırıyor ardından, İsfahana gitmek üzere bizi ana yola bırakmasını rica ediyoruz. Telefondan umudu kesiyoruz.

Akşam olsada iran halkı otostopa durmaktan, arabasına 3 erkek almaktan hiç çekinmiyorlar. Yaklaşık 300 km sonra isfahana varıyoruz. Şehrin merkezine gidip orada bir parka kıvrılalım diye where is city center? Diye soruyoruz. Yine bizi merak eden bir amca durup alıyor arabasına ve İmam Hüseyin Meydanına götürüyor. Burası uzun uzadıcıya hanlardan oluşan içinde iki büyük ünlü cami olan dev bir meydan.


Harita gördüğümüz üzere yeşil bir alan var hemen meydanın yan tarafında. Oraya yürürken yolda bir backpacker daha bize katılıyor. Avusturylalı tek başına gezen bir adam. Gel beraber uyuruz diye onuda yanımıza alıyoruz. Parka geçip güzelcene dinleniyoruz.

İsfahan, İranın en düzenli şehirlerinden. Biz yürümeyi severiz şehri baştan aşağıya yürüyoruz. Akşama doğru couchsurfingden iletişime geçtiğim Fahim bizi evine davet ediyor. Taksiye atlayıp şehrin dışındaki evine varıyoruz. 3 katli saray gibi bir ev ve bizi 3 erkegi bir kadın ağırlıyor iran gibi bir ülkede! Bize bir kapı gösteriyor burası 3 katlı evin zemin katı daireyi tamamen bize veriyor. Evde yok yok, kahvelerden içeceklere kadar düşünülmüş. Çok ince bir düşünce bir couchsurfing kullanıcısı için. Mutluluktan uçuyoruz, böyle bir deneyim yaşamak paha biçilemez.
Harika bir gece geçirdikten sonra tekrar yola koyuluyoruz. İran’nın en merak uyandıran şehirlerinden Yedz’e gitmek için yoldayız bu sefer.

Amaçsızca yolda yürümek, gideceğin, varacağın yeri düşünmeden kulağında müzik bir yere geç kalma duygusu olmadan kilometrelerce yürümek harika bir duygu! Özgürlüğü damarlarımda hissediyorum.
Şehrin dışına vardığımızda otostop çekip Yedz’e yakın olan bir şehre gece yarısı varıyoruz. Saat geç olduğundan araba geçmiyor bizde yarın devam ederiz diye bu şehirdeki mescidin önüne uyku tulumlarını açıp yatıyoruz.
Sabah çok kolay bir şekilde bir otostop hareketiyle Yedz şehrine varıyoruz. İran’da otostop çekerken sanki tüm arabalar bizim için varmış gibi hissediyorum. Şehre geldiğimizde merak ettiğimiz birkaç yer vardı, Sönmeyen ateş, Old town, 900 önce yapılmış porselen mimarili cami.

Sönmeyen ateşin üstüne bina giydirmemişler güzel bir hikaye ile süsleyip şehrin turizm merkezleri haline getirmişler benim pek ilgimi çekmiyor, küçük bir ateş o da camın ardından görebildiğin kadar.


Şehri tam ortadan ikiye bölen kocaman bir yol yapmışlar. Bu yol bir tarafı Old Town diğer taraftı New Town olarak ayırıyor. Bir taraf topraktan yapılma sapsarı tek katlı evlerin olduğu eski yaşamın hala devam ettiği bir yerken diğer yanda yükselen binaların, Arabaların, AVM’lerin yaşam sürdüğü bir yer var.
Old Town’a girip ara sokaklarda yürümeye başlıyoruz. Burası Counter Strike Dust bölümü gibi bizde elimizde silah işareti yapıp dar sokaklarda CS oynuyoruz. Videosunu yakında paylaşacağım ?

Sokakta yürürken bir mescidin içinde buluyoruz kendimizi. İçerde çocuklar koşturuyor oyun oynuyorlar iki tane adam nargile tüttürüyor. Yanlarına gidip selam veriyoruz, çat pat İngilizceyle anlaşıyoruz. Çantalarımızı kenara bırakıp dinleniyoruz. Öğleye doğru çöl sıcaklarını hissetmeye başlıyoruz bu şehirde. Yaklaşık bir saat sonra nargile içen adamlardan biri hemen mescidin yanındaki evine davet ediyor bizi, yemek getiriyor çay getiriyor güzelcene besleyip tüm aile fertleriyle tanıştıryor.


İran ilk geldiğimizde tuhafımıza gitse de artık bu milletin ne kadar samimi sıcak kanlı insanlar olduğuna kanaat getirip içselleştirebildik. Toprak evin çatısından gün batımını izledikten sonra bu güzel insanlara sarılıp bol bol teşekkür ederek ayrılıyoruz.


Sabahtan Couchsurfing üzerinden konuştuğum Marjad evinde ağırlayabileceğini söylüyor. Yine bir kadın üç erkeği ağırlıyor. Bu durum Türkiye’de olsa olaya çok farklı bakılacağına eminim, entelektüel insan kalitesi konusunda bizden çok öndeler. Bir otel ismi söylüyor taksiye 2-3 tümen verip oraya varıyoruz. Yaklaşık 1 dakika sonra Arabasıyla gelip bizi alıyor marjad, eve vardığımızda yine bir saray karşılıylor bizi otomatik açılan kapıdan içeriye giriyoruz. Evin üst katını gösterip bize iki oda veriyor ev tam bir saray yavrusu. Üst katta mutfak banyo odada kuş tüyü yatak ne ararsak var. Otel odasından çok daha iyi bir yerde mükemmel bir insanın evinde kalıyoruz bu gece de. Sabah olduğunda cevizli ballı bir kahvaltı yapıp Marjad ile sohbet ediyoruz. Marjad profesyonel fotoğrafçı, Yedz’nin Old Town’ı hakkında bir fotoğraf kitabı yazıyor. Yıllarca Kanada’da yaşamış olmasından kaynaklanan harika bir ingilizcesi var. Konuşmaktan keyif alıyorum. Bir mühlet sonra babası geliyor onunla tanışıyoruz. Kızının nasıl bu kadar kaliteli bir insan olduğu şimdi anlaşılıyor.

Bu evde iki gün kalıyoruz. Buradan sonra ilk durak Şiraz. Marjad arabasıyla bizi şehir dışına çıkartıp otostop çekebileceğimiz güzel bir noktaya bırakıyor. Giderkende benim fotoğtaf tutkumu öğrendiğinden mutlaka Turan Porsh diye bir köye uğramamızı istiyor. Vedalaşıp yola koyuluyoruz.


Çok geçmeden bizi bir çift alıyor arabasına ve Şiraz, Salavati, Pul nederem sihirli kelimelerinden sonra keyifli bir yol yolculuk başlıyor. Turan Porsh bilmiyorlar ama onlarda merak ediyor ve sorarak gidiyoruz. Sonunda köyü bulup hem beraber köye gidiyoruz.


Köyde toplasan 10-15 ev var ve tam tepesinde iki tane kule gibi bir şey var. Burayamı geldik derken tepede toplanmış yaklaşık 2000 siyah giymiş insan görüyoruz. Ne olduğunu anlamadan aralarına giriyoruz bir andan tüm ilgi üstümüze geliyor, herkes bir şeyler soruyor kimisi elimize şeker bisküvisi tutuşturuyor kimisi yemek veriyor kim olduğumuzu anlamaya çalışıyor.


Bir süre sonra tören başlıyor ve ahşaptan yaptıkları kocaman şeyi omuzlarında taşımaya başlıyorlar. Bizde onlarla beraber tepeden hemen aşşağıda olan mezarlara doğru inmeye başlıyoruz. Çocuklar peşimize takılıyor hep bir ilgi selam veriyorlar, sanki köye belediye başkanı gelmiş gibi ilgi görüyoruz. Bir süre sonra ingilizce bilen bir adam yanımıza geliyor tanışıyoruz. İlk olarak köyün hikayesini soruyorum tabi, zamanında burada 40 tane kadın yerin içine girmiş, onların adına iki büyük kule yaptırılmış. Muharrem ayının son günü olduğu için bu 2000 insan Tahran’dan Şiraz’dan İsfahadan bu gün için gelmiş. Normalde köyde 10 kişi yaşadığını söylüyor. Bizi topraktan yapılma kaleyi gezdiriyor. Sonra Mescidin hemen yanında yaklaşık 20 kazanda kaynatılan ” aş ” ların oraya götürüyor bizi. Bizimde elimize kepceleri veriyorlar hep beraber kocaman kazanları karıştırıyoruz.

 Ailesinin bizle tanışmak istediğini söylüyor ve evine davet ediyorlar. Bizde yola çıkmamız lazım diyoruz ama kırmamak için gidiyoruz. Evde çok güzel bir atmosfer var, resmen çocukluğumdaki samimi aile sohbetlerini hatırlıyorum. Bize çaylar pastalar meyveler ikram ediyorlar. Yaklaşık 2 saat oturuyoruz.

 evin tüm halkıyla selamlamlaşıp, yola çıkıyoruz.
Gece saat 12 ye geliyor. Köyün etrafından başka hiçbir şehir yok. Yollar bomboş, tam tepemizde binlerce yıldız ve ay bize eşlik ediyor. Saatlerce yürüyoruz…

Başka bir köyün sokak lambasında bizi gören bir araba alıyor en yakın şehre bırakabileceğini söylüyor. Oraya gidip yol kenarında olan mescid’de geceyi geçiriyoruz. Sabah olduğunda Şiraz’a otostop çekip şehre varıyoruz. Burası eskiden İranın Başkentiymiş sonradan Tahran başkent olmuş ama ülkenin en gelişmiş şehri burası. Bizim İstanbul – Ankara misali. Burada bazı önemli yerler var eski pazar, Kuranı ilk ezberleyen adam Hafezi ziyaret ediyoruz.

Couchsurfingden Emad ile iletişime geçiyoruz. Arabasıyla bizi alıp evine götürüyor, giderken de akşam halısaha maçı var oynarmısınız diye soruyor. Ne kadar yorgun olsak da iranda böyle bir demeyimi yaşamak istiyoruz. Evde Annesi Babası abisiyle tanışıyoruz, Kaçkar türkleri olduğundan birbirimizi anlamakta zorluk çekmiyoruz. İkramlar bir yandan gelirken babası bize kendi yazdığı şiirleri okuyor… Maç saati geliyor ve toplamda 3 takımdan oluşan değişik bir halı saha maçı yapıyoruz. Yorgun argın eve gelip yatıyoruz. Ben maçta bacağımı incitttim ama ciddi bir şey yok. Bir iki gün hafif topallasam da geçiyor.
Akşam olduğunda Kum’daki ferşattan haber geliyor. Telefonu Taptım abeyyyy !

Telefon bulunmuş sevinçten uçuyoruz, şehirler arabası bir otobüse veriyor ertesi gün elimize geçiyor. Şanslı insanlarız vesselam.

Şirazda geçirdiğimiz iki günün ardından Bandar Abbasa doğru otostop çekiyoruz. Aslında oraya gitme amacımız Hindistana gemi bulup deniz yoluyla hindistana geçmek istememiz. Bandar Abbas iranın güneyinde kime söylesek orası çok sıcak 37-38 derece diyor. Yolda bizi gören Nissan sahibi şişko bir amca alıyor. Qeshm adasına kadar gidiyormuş, yani gitmek istediğimiz yerden daha ileri. Yolda giderken çok ilginç coğrafyalardan geçiyoruz. Akşam olduğunda çölün tam ortasında araba bozuluyor. Saatlerce tamir etmeye çalışıyoruz. Olmuyor. Yakınlarda bir köye kadar çekiyoruz, hep beraber köylünün birinin evinde sabahlıyoruz. Sabah olunca kendimizi bir tamirciye atıp yaptırıyoruz aracı çok geçmeden yine bozuluyor böyle böyle 2 günde adaya varıyoruz. Adını bilmediğim amca bizi evine davet ediyor iki gün beraber yol çektik nede olsa. Evde duş alıp dinleniyoruz.

Sabah olunca adadan ya da Bandar Abbas’tan gemi var mı diye araştırsakta hiç bir şey bulamıyoruz. Adadan tekrar Bandara’ya geçmek için vapurların oraya gidip paramızın olmadığını bizi karşıya geçirme şanslarının olup olmadığını soruyoruz. Çok sorgulamadan buyrun deyip bizi gemiye alıyorlar.

Karşı tarafta sorup soruşturup büyük limanı buluyoruz buradan konteynır yüklü gemilerin tüm dünyaya açıldığını biliyoruz belki bir şans diye türlü oyunlarla limanın içine giriyoruz. Bir güvenlik odasına geldiğimizde dilimizi anlamıyorlar ve ingilizce bilen birini bulup getiriyorlar. Hindistana giden gemi var mı diye bakmaya geldik diyoruz. Evet var diyorlar ama seaman kartınız varmı diye soruyorlar. Yük gemilerine kesinlikle insan binmesi yasak ama bize çok iyi davranıyorlar ve güzel bir dille olmadığını söylüyor. İngilizce bilen Ali Rıza aslında kaşkai Türklerinden ( şahseven ) bizi evine davet ediyor, bizde kabul edip atlıyoruz arabaya evine gidiyoruz. Bu gece içinde kalacak yeri de çözmüş oluyoruz böylelikle. Ali Rıza orada çalışan liman memuru, aslında bu işin her şeyini biliyor o yok diyorsa yoktur demi biz de kabulleniyoruz gemiyle gidemeyeceğimizi.
Ali Rıza sabah olunca havaalanına bırakıyor, cuma günü olduğu için havaalanı bile kapalı. Şehir merkezine gitmek için otostop çekiyoruz 3 kadın bizi arabasına alıyor ben Türkiye de bile böylesini görmedim. Gideceğimiz yere kadar bırakıp tel no Facebook ne varsa alıyorlar.

Gemiden vazgeçtik yani pes ettik. Öyleyse uçak bileti alalım diyoruz, bunun için wifi arıyoruz koca şehirde ne wifi var ne internet cafe. Sonunda bir yer buluyoruz ve en ucuz biletlerin Qeshm adasından olduğunu görünce tekrar adaya geçelim oradan alırız diyoruz.
Vapur iskelesine vardığımızda yine aynı taktik ile paramız yok rica etsek geçebilirmiyiz diyoruz bu sefer kabul etmiyorlar. Siz dünde geçtiniz diyorlar. O sırada orada kaptan olan bi abi, alıp bizi bilet gişesine götürüyor bizim biletleri kendi kartıyla alıp veriyor. Çok mahcup oluyoruz tabi, kim bilir kaç kuruş maaşı var gitti bize bize bilet aldı üstüne birde oradan taksiye binebilecek kadar zorla para verdi. Gel de bu ülkenin insanını sevme. Çok güzel insanlar hala var, hala yaşıyorlar.

Karşıya geçip bir ofisten Dubaiye bilet alıyoruz, tüm uçuşlar dubai üzerinden olduğundan Colombo biletinide oraya varınca alırız diye gidiyoruz havaalanına. Sıraya geçiyoruz sıra bize geliyor ve vizemizi soruyorlar yok, diyoruz colombo uçuşunun biletini soruyor yok diyoruz. Geçemezsiniz diyor. Öylece kala kalıyoruz yaklaşık 300 dolar kaybedecez bu durumda

Yarım saat vaktiniz var bilet alırsanız Sri Lanka’ya ve onu gösterirseniz geçersiniz diyorlar.


Ne paramız var, ne kartlar çalışıyor iranda, ne internet ne de wifi hiç bir şey yok. Birden bir panik havası içinde havaalanın tüm görevlerileri ayağa kaldırıyoruz ve kimimiz güvenliğin bilgisayarını kullanarak bilet için formları dolduruyor kimimiz karta para attırmaya çalışıyor kimimiz telefonla şifreyi öğrenmeye çalışıyoruz. Tam 3 dk kala bileti almayı başardık ve uçağa koşarak son dk yetiştik. Dubai havaalanında geçirdiğimiz 1 günün ardından biraz önce Dubai havaalanından kalktık ve Colomboya doğru uçuyoruz. Bakalım bu tropikal adada bizi neler bekliyor ?

İran yol rehberi

  
  
  
  

Bir önceki yazım olan Dünya Turu 65. Gün | İran yol günlüklerim (1.bölüm) başlıklı makalemde bedava gezmek, couchsurfing ve dünya turu hakkında bilgiler verilmektedir.

PAYLAŞ
Önceki makaleDünya Turu 65. Gün | İran yol günlüklerim (1.bölüm)
Sonraki makaleSri Lanka Yol Günlüklerim | Dünya Turu 94. Gün
Herkesin bir hayat hikayesi vardır ve bu yolu bireyin kendisin çizdiğine inanırım. Bende kendi hayat hikayemi yazmak, kalıplaşmış yaşam tarzlarından dışarı çıkmak istedim. Istanbul’da ki 3. Yılımın sonlarına doğru önce yaşadığım evdeki tüm eşyalarımı satıp hiç bir şeye sahip olmama duygusunu yaşadım. Daha sonra ise okulumu ve işimi bıraktım. Şimdi bir sırtçancam ve ben dönüşü belli olmayan bir dünya turundayım.

5 YORUMLAR

  1. İranı yakından tanıyan biri olarak, Şeriat yasalarına aykırı hal ve hareketleriniz olmuş 🙂 Benim sadece saçım uzun olduğu için bile neredeyse ceza alıyordum 🙂

BİR CEVAP BIRAK