Türkiye’den bir süreliğine uzaklaşmak için gidilesi 10 huzur dolu yer | Yol Günlükleri

Dünya’nın bellide en güzel ve huzurlu yerlerinin listesi, adeta sırtçantasını toplayıp ilk uçakla gitmek isteyeceğiniz yerler.

1 – Tromso | Norveç 

img_2702
 Norveç’te Kuzey ışıklarını izlemek ve gece rengarenk gökyüzünü kaplayan ışıkların altında kamp atmanın verdiğini huzur…

2 – Phi Phi Ada’ları | Tayland

img_2199

Onlarca cennet adadan oluşan bu adada bembeyaz kumsallar, yeşil ve mavi karışımı Deniz’de Thai botlarıyla bir gün geçirmek. 

3- Bali Ada’sı | Endonazya 
  
Bali Ada’sının saklı koylarında gün doğumunu izlemek ardından yemyeşil sularına kendine bırakmak…

4- Goa | Hindistan

  

Gündüz Altın reng kumlarda güneşlenmek, akşam Rengarenk hippielerle Goa’nın eşsiz Trans partilerine karışmak…

5- Sahra Çölü | Fas 

  
Gün batarken çölü bir deveyle geç ve sonra çölün tam ortasında sadece kendi sesini duyduğun bir sessizlikte milyonlarca yıldızı izlemek

6- Giethoorn | Hollanda

  

Evlere ulaşımın sadece küçük su kanallarıyla olan bu köyde ömür boyu yaşamak

7- Kerala | Hindistan

  img_2711-1
Nehrin üzerinde yüzen evler hayal edin. Binlerce nehirden oluşan tropikal bir doğada o evlerle palmiye ağaçların arasından yılan gibi süzüldüğünüzü hayal edin…

8- Camaron Highlans | Malezya

  
Malezya’nın yaylaları. Sonsuzluğa uzanan yeşiline hayran kalacağınız bu çay bahçeleri arasında ahşap bir bungolo’da serin ve sessiz bir tatil yapmak…

9- Cristiana | Danimarka 

  
Kopenhag’ın tam merkezinde bağımsızlığı ilan etmiş kendi bu özgür yer ülke güler yüzlü hippielerin başkenti. Burada koşmak ve fotoğraf çekmek dışında her şey serbest!

 

10- Ko Phangan | Tayland

  

Tek kelime ile cennet ! özellikle yerleşimin sadece bungolo ve küçük evlerden oluşan Adanın diğer taraflarında akşama kadar hamakta sallanıp kitap okumak…

Dünya Turu 41. Gün | Norveç – Dönüş Yolu

Istanbuldayken daha önce evimde misafir ettiğim Martin diye bir arkadaşım vardı. Bu insan bana o kadar güzel duygular aşılamıştı ki yaklaşık bir ay beraber yaşadık onunla. Kopenhag’a aslında onu görme hayali vardı birazda, ama malasef Kanada’da olduğunu öğrendim daha sonra dışarda uyumamı istemediği için arkadaşı Sebastiana yönlendirdi beni. O da kendi gibi enerji dolu güzel bir insan sabahları çaldığı gitarla uyandırıp, kahve hazırladı. Bir müzisyenin evinde kalmak demek etrafında 10’ca müzik aleti ve rahatlatıcı tasarımlarla döşenmiş bir dinlenme odasında uyanmak demek.

Ev arkadaşı avrupa turnesinden döneceği için onu rahatsız etmemek adına eşyalarımı toplayıp evden ayrılıyorum. Saatime bakıyorum 2’ye geliyor bu demek oluyor ki Bestaminin gelmesine 4 saat var. O gelene kadar oyanlanmak adına Danimarkalıların ünlü birası Carlsberg müzesini gezmeye gidiyorum. Burası normalde ücretli bir müze ama müzeye tersten girerek ücretsiz bir şekilde gezmek mümkün. Müzede devasa atlar (Aslında Carlsberg). 1920 yıllarından kalma bira yapma makinaları, canlandırmalar, arpadan nasıl bira yapıldığını gösteren dev aletler videolar resimlerle dolu müze. Müzenin sonlarına doğru bira’yı tatmam için ücretsiz ikramda bulundular. Uzun zamandır içtiğim en iyi biraydı diyebilirim. 
Hafif çakır keyif atladım bisikletime şarkı söyleyerek gar’a doğru yola koyuldum. 8 gün sonra Bestamiyi özlediğimi farkettim. Trenden indiğinde sarıldık birbirimize deli gibi yağan yağmura rağmen onu Christiania’ya götürdüm. Suyunuz çıktı ama sonunda o saklı cennete geldik. Rastgele oturduğumuz bir masada kafalar güzel Norveç’li barney kılıklı adamla saatlerce sohbet ettik. Uzun uzun kahkaha attığımız gecenin sonunda hemen garın yanında olan Urban Hostele gidip ortak alanlarından yararlanıp yemek yaptık duş aldık sonra Downtown hostele geçip orda ücretsiz sabahladık. Sabahın ilk ışıklarına doğru atladık ilk trene önce İsveç sonra norveç’e doğru yola koyulduk. Pulpitrock kayasına gitmek istiyoruz.
Tren öyle güzel yerlerden geçiyor ki, okuduğum tüm kitaplar filmler buradan esinlenmiş diyosun. Kuzeye çıktıkta güzelleşen bir doğa. Zaten bestaminin sürekli anlattığı Norveç benim için başka bir heyecan. Yaklaşık 10 saatlik tren yolculuğundan sonra Oslo’ya varıyoruz. Burda ekmek arası zeytin ( resmi yemeğimiz ) yedikten sonra Oslo’dan tekrar Stavanger trenine atlayıp 8 saat yolculuk yapıyoruz. Şehre geldiğimizde saat sabah 7 ye geliyor güneş doğmasına rağmen karanlık bir havası var ama ona rağmen Norveç çok güzel. 

  
Buradan Pulpitrock’a ulaşmanın bir yolu var feribot ile Tau geçip oradan otobüs işe Pulpitrock kayasına tırmanış rotasının başlangıç noktasına gelmek. Yanımızda hiç paramız olmadığından, feribot’a kaçak binerek karşıya geçtik. Otobüs’e böyle bir şansımız yoktu bizde konuşalım belki götürür dedik ve iyi kide konuşmuşuz. Biz otostop çekerek yukarı çıkacaz bizide alır mısın demeye kalmadan tabi buyrun geçin demesin mi. Norveç insanının insanlığını görmeye başladığımız yer burası oldu. 
Başlangıç noktasından 2-3 saatlik bir tırmanış bizi bekliyor. Bu arada şehre geldiğimizden beri durmak bilmeyen bir yağmur var. 4000 m parkur olan trekking rotasına ilk adımı atıyoruz. Bestami’de bende uzun süre sonra doğada olmanın verdiği mutlulukla yağmura aldırmadan tırmanıyoruz. Bir çıkıp bir inen parkurun sonunda sisler içinde Pulpitrock kayasını görüyoruz. 

  
Büyüleyici bir o kadarda ürkütücü bir hali var. Uçurumun kenarından yavaş yavaş yürüyüp kayanın yanına geliyoruz. Burada olmak gerçekten harika bir duygu, çocukluğundan beri gördüğün o ünlü pozların verildiği kaya burası. 
Sisler bizim fotoğraf çekmemize izin vermesede ayaklarımızı aşağı sallandırıp o büyüleyici havayı uzun uzun soluyoruz. Bir ara hemen pulpitrock kayasının üstünde ki tepeye tırmanıp upuzun uzanan fiyonglara avazımız çıktığı kadar bağırıp sesimizin yankılanmasını dinliyoruz. Yağmur bizi ıslatsada buradan aşağı bakarken ki duygularımaza daha bir anlam katıyor.

   
 
Akşama doğru son feribotu kaçırmamak adına aşağıya doğru iniyoruz. Vardığımızda otelin lobisi bizi bekliyor. Norveç’te bir otelin lobisinde olmak demek kimsenin sana, ne yapıyorsun, kimsin hop hep hup. Dememesi demektir. Şöminenin karşısında kuruyup güzelcene ücretsiz kahvelerimizi içinde tekrar yola koyuluyoruz. Oslo>Kopenhag>Hanburg…
Burdan sonra hedefimiz türkiyede bayrama yetişmek. Almanyaya geliyoruz Bestami Oktoberfest var ona gidelim mi diyince atlayıp zürih’e gidiyoruz. Oktoberfest hakkında daha sonra ayrıntılı yazacam. Burdan sonra budapeşte trenine binmeye çalışsakta bizi bir türlü almıyorlar. Sonra prag’a gidip burda Hostelin birinde güzelcene dinleniyoruz. 
Bayramda ailemizin yanında olalım diye buradan sonra bükreş yada sofyayı son durak belirleyip yola koyuluyoruz. Hangi trene bizi alırlarsa artık. İlk önce sofya trenine biniyoruz yaklaşık bir saat sonda trenden bisikletler yüzünden atılıyoruz. Bu sefer arkadan 2 saat sonra gelen bükreş trenine biniyoruz bir iki saat oyalayabilsekte onlarda bizi trenden atıyor. Daha sonra bir durak gitme kaidesiyle 4-5 tren değiştirdikten sonra bir tane gece treni bulup bükreşe kadar gitmeyi başarıyoruz.
Romanya- Bükreşe geldiğimiz bisikletimizi tamir ettirip yemek yedikten sonra buradan istanbula giden otobüsleri araştırıyoruz. Bayram dolayısıyla hepsi tatil vermiş yarın düşünürüz artık deyip bizde otogarın hemen yanındaki bir parkta uyuyoruz. Sabah uyandığımızda Tır garajları denemek suretiyle çevre yoluna pedallarken türk bir abimiz tanışıyoruz. Kendi arabasıyla bisikletlerimizi ve bizi alıp türk tır garajına götürüyor. Şansımızı hataylılar türk tır garajını bulup orda karnımızı doyurup yemek yiyoruz. Tır garajımda ki 60 yaşındaki Maria’yı untmayacam. Kadın bildiğin bana sardı evlenelim diye. Bestami sağolsun gaza getirdikçe kadın kendinden geçiyor. Paçayı zor kurtardım. Oraya gelen tırlar hep dolu olduğundan 2 gün orada konaklamak zorunda kaldık. Sonra oradan Bulgaristana daha sonra Türkiye’ye sınırına geldik. Ve sonunda 45 gün ardından ülkemize adım attık. Artık gelsin lahmacunlar ayran döner kebaplar çok özlemişiz..
 Sınırı bisikletle geçtikten sonra sabah karşı edirneden istanbula başka bir tırla geldik. 

Burdan sonra Türkiyede bir haftalık bir mola verip 

  
iran > Pakistan> Hindistan rotasını izleyecez…
Heyecan dorukta!!!!!!!