Hampi, Tapınak cenneti, Maymunlar Cehennemi | Hindistan Yol Günlükleri

Hindistanın büyüsüne öylesine kapıldım ki, bu kadar pis bir ülkede bu duygusu hissediyor olmak beni şaşırtıyor. Her gün bir önceki günden farklı güzel hiç gidesim gelmiyor bu ülkeden yakalandığım hastalığın adı ” Magic india ” goa da böyle söylüyorlar. Sanırım vizem bitene kadar burada kalacam. 

Kerala’dan sonra Banglore a geldim, burada CS üzerinden bulduğum bir grup gencin evinde 2 gün kaldım. 3 katlı ev tam bir Parti evi, her gün süper insanlar gelip gidiyor her akşam müzik son ses yaklaşık 20-30 kişi toplanıp sabah akşam kopuyorlar. Kendimi amerika gençlik filmlerinde hissettim, müthiş eğlendim. 3. Günün akşamı hepsine sarılıp ayrıldım evden, gece trenine atlayıp 12 saat sonunda Hampiye vardım. Tabi bilet almadığım için trenin içinde sürekli yer değiştiriyordum, kaçak binmede master yaptım. 

Hampiye vardığımda kendimi efes harebelerine gelmiş gibi hissettim. Her yerde tapınaklar, antik yapılar, tanrılar…ve onların üstünde oradan oraya koşturan maymunlar. Burası dünya üzerinde en çok tapınağı olan şehir yaklaşık 3000 tapınak ve 10.000 tanrı heykelleri var. 

   
İlk gün 2 rus arkadaşımla beraber günlük tuktuk turu aldık. 1250 ruple’den pazarlıkla 200 rupleye kadar indirdik. Ve tüm gün tapınakları gezmeye başladık. Tapınağın bir tanesinde bir kadın oturmuş yemek yiyordu. Yanına geçtim oturdum, oranın temizlikcisiymiş. Bu tapınakta 1001 tane tanrı var dedi her biri birbirinden farklı. Bende merak ettim sordum,

– Bunları görünce ne hissediyorsun? Nasıl bir duygu senin için?

– gülümsedi, eline kalbine koydu. Konuşmadı

Bazen kelimelere ihtşyacın yoktur zaten. Demek istediği açıktı.

Tura devam ettim,Bizim gibi bir sürü turist de aynı turu aldığından her noktada karşılaşıyoruz. Bir tapınağın önünde video çekerken, tuktuktan bir kız selam verip yanıma geldi. Kısa sarı saçlı, harika bi gülümseme ve enerjisi olan yarı Avustralya yarım Hong konklu Melanie ile tanıştım. Beraber tapınağı gezdik, birbirimize hikayemizi anlattık. Sabah gün doğumunu izleyelim mi diye teklifte bulundu numaralarımızı verip ayrıldık.  

 Günlük turun ardından, Couchsurfinden bir yer buldum. Adam 30 km uzaklıkta bir köyde yaşıyormuş, kalktı geldi benim için önce bir restoranda yemek ısmarladı sonra otelin birine götürüp ücretini ödedi. Benim evim buraya uzak burada daha çok rahat edersin dedi ve gitti. Şok oldum, daha önce böylesini görmemiştim. Daha neler yaşacağım bu CS sayesinde bakalım. 

Melanie ile 5:30 da meydanda buluşalım diye anlaştık, alarmı kurdum uyudum. Gece biraz zor geçti, üşütmüşüm sabah ona rağmen kalkıp melanie ile buluştum. O saatte her yer zifiri karanlık sokaklar yürürken uyuyan ineklerden ilerlemek oldukça zor. Tam 5:30 da melanie geldi, onun tuktuğuyla tepenin yanına kadar gittik. 600 merdiven sonunda tepenin zirvesindeki tapınağa ulaştık. Öyle sessiz ve büyüleyeci bir yer ki, bunu sağlayan melanie mi tapınak mı yoksa güneşin verdiği enerjimi? 

 Güneşi selamladıktan sonra uzun uzun oturduk sohbet ettik tapınağın çatısında, gün içinde neler yaparız diye konuşurken, göle gidip yüzelim dedik. 

Bir kaç otostop aracından sonra göle ulaştık, ağaçların altına eşyalarımızı bırakıp göle atladık. Hayatımda ilk defa bir gölde yüzdüm. Bunun Hindistan’da olması başka güzel bir deneyim.  
Akşama doğru şehir merkezinde bir tapınağın üstünde gün batımını izledik, ve artık ayrılık vakti geldi. 
Melanie şöförlü aracı var bu akşam Goa’a ya gidecekmiş sabah orada olup akşam uçağa atlayıp varanasiye gidecek, bende kuzeye doğru çıkacaktım. Sonra ise plan değişti istersen benle Goaya gelebilirsin araçta uyuyuz sabah polalemde yüzer kahvaltı yaparız diyince bu güzel teklife hayır diyemedim. 

Gece boyu beraber yolculuk yaptık, Polalem plajına vardığımızda saat 4 e geliyordu. Plaja geçip uyumaya devam ettik, güneşi bu sefer goada karşıladık. Artarda güneşi 3 defa selamlamış olduk. Harika geçen 2 gün…birbirimize sarılıp ayrıldık. Trene atlayıp bu sefer mumbai’ye doğru yola koyuldum…bir gece mumbaiden sonra diğer efsane şehir Udaipur…

 

Kerala, Hindistan Dünya Turu 115. Gün | Yol Günlükleri

Goa’nın altını üstüne getirdikten sonra öğrendiğim altın bilgilerle Hindistan için kabaca bir plan yaptım. Öğle saatlerinde kaldığım couchsurfing  evinden çantamı sırtladığım gibi Tren garına doğru otostop çektim. Bu sefer hedefim Güney’de bulunan Eyalet Kerala ‘ya gitmek.  6 motor 2 arabadan sonra tren garına vardım. Otostop hindistanda zor tehlikeli aman ha gibi duyumlara kulak asmayınız Hindistan’da otostop gayet kolay.
Bilet gişesine gittim bilet almayacağım tabi, Kerala için tren saatini sordum, 2 saat varmış banka serildim yatıyorum. Bir süre sonra yanıma 25 yaşlarında gözlüklü Nuri Bilge Ceylan tipinde bir çocuk geldi. Nereye gidiyosun, kerala sen nerele mumbai derken muhabbet sardı 2 saat konuştuk. Sinema tv öğrencisi olan bu adamın 2 filmi var 3. De şimdi Çekiyor boliwood la sağlam dalga geçiyor bizim tüm filmlerimizi ezbere biliyor Yönetmenlerimizi tanıyor. Hayran kaldım.
Tren geldi, yaklaşık 1 km uzunluğunda olan tren durur durmaz atladım hemen uyku vagonuna doğru gittim tulumu çıkardım uyumaya koyuldum. Sabaha kadar kimse biletin nerde diye sormadı, sabah kontrole geldiklerinde herkese sordu bende çantamdan çıkarıyor gibi yaptım tamam tamam dedi gitti. Bir kaçak binme macacası daha böylece başarıyla sonuçlandı.
Kerala ‘ya eyaleti Hindistan kültürüne baş kaldırmış kominist yönetimin olduğu, ineklerin kesilip yendiği haklın okuma yazma oranının %99 olduğu doğasının tropikal adadan hiç bir farkın olmadığı hindistanın en güzel eyalati kanımca. Merkezi Kochi’dir. Eski adı Ernakulam.
 İlk gün fort kochiyi gezdim, eski çin balıkçı ağlarıyla balık tutan adamları fotoğrafladım.
Kerala ‘ya beni çeken asıl yer Allapuzha idi. Hindistanın venediği diyebilirim. Geldiğimde iyiki gelmişim dediğim çok an oldu. Binlerce doğal su kanalları nehirlerin ve göllerin birleştiği bir sürü adacıkların olduğu ve bu adalarda yaşayan insanların ulaşımların kanolar boatlar olduğunu hayal edin. Adanın birinde bir okul diğerinde evi olan çocuklar hayal edin. Adı backwater diye geçen bu ağ gibi birbirine bağlı nehirlerde 10 rp ( 50 kuruş ) verip 3 boyunca huzur gezisi yaptım.

 Aslında burada dünyanın en büyük kano yarışı düzenleniyor içimden keşke o zamanda burada olsaydım diye geçirdim.



Eve otostopla dönerken bi üniversite profesörü ve kızı arabasına aldı. Kochi’de tapınağın festivali var kaçırmak istemezsiniz diyince bir gün daha bu şehirde kalıp festivale gittim. Tapınağa girerken terlikleri çıkartıyorsun buna anlam veremedim çünkü içersinin dışardan farkı yok aynı toprak aynı beton ki çıplak ayakla gezen Hindistan halkı için bir şey fark etmiyor. Yaklaşık 15 tane fil süslemişler tanrı dedikleri adam bir filin üstünden diğerine atlıyor farklı enstrumanlarla müzik yapıp kostumler içinde dans ediyolar. Fillere üzülmem dışında burada bulunmak çok farklı bir deneyimdi.

  

Sri Lanka Yol Günlüklerim | Dünya Turu 94. Gün

Bugün Dünya Turuna çıkalı 94 gün oldu. 22 ülkede sayısız insan tanıdım, onlarca şehirde bulundum, kilometrelerce yol teptim çokça güzel anılar biriktirdim…

 

Şimdi ise ülkemden 6306 km uzaklıkta bir ada ülkesi Sri Lanka’da dün gece bizi evine davet eden bir doktorun evindeyim. 15 gün boyunca geçirdiğimiz Sri Lanka macerasının son gününde elimde kahve karşımda tropikal orman ve manzaranın tadını çıkartıyorum.

 

03.11.2015 gecesi

Tam arkamda bir adam oturuyordu. Baştan aşağıya beyaz giymiş, boynunda büyükçe bir kolye vardı. Türbülansa giren uçağın her sarsıntısında bir dua mırıldanıyor uçak yalpalandıkça adamın ” Bismillah ” ları tizleşiyordu. Bestami ve Oktay abi çoktan uykuya dalmışlardı, pilotun inişe geçiyoruz anonsuyla uyanıyor gibi olsalarda diğer tarafa dönüp uyumaya devam ettiler.

– Khaled Hosseini –

Çapraz olarak omzunun önünden beline doğru giden mavimsi bir elbise giymiş esmer tenli hostes, tek tek koltukları gezip kemerleri bağlayın uyarılarını yaptığı sırada 4 saat geçmiş ve havaalanına iniş yapıyorduk. İçimde diğer ülkelerden farklı olan bir heyecan vardı bu ülkeye karşı. Tropikal bir ada ülkesinde tamamen farklı bir coğrafyanın içinde bulunmak düşüncesi bile yeterdi bunun için.
Daha önce internet üzerinden online olarak 30 dolar karşılığında aldığımız vizelerimizi gösterip Passaport kontrolünü çok rahat bir şekilde geçtikten sonra otobüs terminalini andıran bir havaalanı ile karşılaştık. Taksi !! Taksiiii seslerine kulak asmadan havaalanında çıkıp yürümeye koyulduk hakkında hiç bir şey bilmediğimiz bir ülkenin yollarında.

Hava o kadar nemliydi ki sanki bir an seyreltilmiş bir suda nefes almaya çalışıyor gibi olduk sonra alıştık tabi. Bu bana küçükken yaz tatillerinde gittiğim Ankaradan dönüş yolculuklarımı hatırlattı. Okul açılmaya yakın tekrar Hatay’a döndüğümde otobüs Adana’da mola verirdi. Otobüsün kapısı açılınca nemden bir an nefes alamaz gibi hissederdim.

Okuduğumuz bir kaç Wikipedia bilgisi ve fotoğraf dışında hiç bir şey bilmiyorduk. Nerde konaklayacağız merkeze nasıl gideceğimizi düşünmeden ters yönden akan trafikte yürürken yeni bir yerde olmanın keyfini çıkartıyorduk. Tam o sırada az ilerde bir kamyon durdu, yanından geçerken ;
-you you!!, help come!, help you want!…
Yarım yamalak ingilizcesiyle kamyona davet ediyordu. Dakka bir gol bir deyip atladık kamyona merkeze yakın bir yere kadar gidiyormuş, yolculuk boyunca ne söylesek kahkaha atan Sri Lankada tanıştığımız ilk insan keyfimizi yerine getirdi. Bizi bir otobüs durağına bırakıp gitti. Çok geçmeden küçük bir otobüs geldi ağzına kadar insan dolu. Kapı açılınca insanlar aşağıya döküldü, biz heralde binemeyiz buna felan derken mavin bizi ite kalka zorla soktu bulduğu boşluğa. Biz bir yandan gülüyor espiri yapıyoruz arkayı kolla felan diye diğer yandan nefes almaya çalıyoruz. Neyse ki çok sürmeden Colombo merkeze geldik.

  
Sabah olmasına bir kaç saat kalmıştı. Bir Tuktuk şöförü geldi ve masaj istermisiniz, oda istermisiniz şunu istermisiniz bunu istermisiniz diye sürekli sorular sorunca bizde şehri gezelim götürsün bakalım nereye götürcek diye atladık tuttuğa. Bizi bir sürü yere götürdü

-ıhı beğendim

-buda değil

-bu hiç değil edalarında tüm şehri bedava gezdik ve en sonunda bizi bir parka bırakmasını istedik. Zorda olsa kurtulmayı başardık. Uyku tulumlarını açıp bir kaç saat uyumaya çalıştık. Sabah güneşi ile beraber şehri yürümeye başladık, önümüze eski bir deniz feneri çıktı tırmandık ve sessizce şehri izledik bir mühdet.

Sabah 9 a doğru sokaklar, çarşı, dükkanlar, cafeler yavaş yavaş açılmaya başladı. Sokaklar çok kirli ve yer yer lağam kokusu geliyor. neredeyse her dükkan önünde tütsü yakarak tüm sokağa tütsü yayıyorlar. Birden bire sokaklar tropikal meyve satan insanlarla doldu. 50 rüpiye (1 tl) Hindistan cevizi ( coconut ) aldık birer tane, bu sarı olanlardan. Adam bıçağı vurur vurmaz su fışkırdı, belkide bir tanesinin içinde bir litreden fazla coconut suyu var. İlk deneyimi böylece yapmış olduk. 

 Geceden kalma uykusuz ve yorgun olduğumuzdan dolayı ucuz bir yer bulup dinlenelim istedik, bir sahil kenarında ikinci sınıf bir pansiyonda ertesi güne kadar dinlendik. Bu arada ada için kabaca bir plan yaptık. Amacımız adayı baştan sona gezmek.

Hikkaduwa diye bir şehirden bahsetti Bestami, dünyanın her yerinden insanların surf ve plaj için geldikleri harika denizi olan bir sahil kasabası. İnstagram’da fotoğraflarını görünce hadi oraya gidelim deyip kendimizi tren istasyonunda bulduk. Tren istasyonu dediğime bakmayın demir yoluna sahip küçük kulübesi olan bir istasyon. Sahil kenarında boyunca derme çakma evlerde yaşayan insanların hayatlarının bir parçası olmuş istasyon insanları. 

 
Tren yolu muazzam manzaralarla dolu, okyanusa paralel ve yeşilin binbir tonu olan bir ornanı ikiye bölerek gidiyor.. 

 
Manu Chao; clandastino ! diye bağırdıkça özgürlük hissini dibine kadar hissettim trenin kapısından kendimi sarkıtırken

Hikkaduwa, küçükken evin salonunda asılı olan takvim yapraklarıki fotoğrafların çekildiği okyanusa kıyısı olan, tropikal orman ve deniz kum güneş birleştiği küçük bir tatil kasabası. Buraya vardığımızda gün batımına denk geldik, sahilde yürürken bulduğumuz bir şezlongta geceyi geçiririz diye attık çantaları kenara ve güneş okyanusun üstünden ilk defa battı.

  
Akşam beach parti olan bir bar’a gittik. Hikkaduwa’da ne kadar turist varsa bu partiye gelmişler. Dünya turuna çıkan avusturyalı Sam’den surf için gelmiş norveçli Eric’e kadar birbirinden farklı hikayeler dinledim. Bir kaç bira ile çakır keyf şezlogda sızdık sabaha kadar bizi yiyip bitiren sineklerle beraber. O gün anladık ki sahilde uyumak güzel bir fikir değil.

Uzun uzadıya giden plajın sonuna doğru yürüdük. Oteller ve insanların olmadığı bir yerde terk edilmiş bir küçük evin önünde keyf yaparken, bir adam geldi. Ayak üstü sohbet ederken coconat yermisiniz diye sordu, evet demeye kalmadan ağaca tırmanıp 3 tane kesti geldi. Uzun uzun sohbet ardından bize gelin lagunlara gidelim diye teklifte bulundu. Bizde hemen atladık affedermiyiz, gidip görelim bakalım ne varmış… 

 Yaklaşık 15 dk yürüdükten sonra sahile göre içerde kalan bir köye geldik, ağaçların arasından karşımıza birden bire bir göl çıktı. Atlayın ! demesiyle kano şeklinde bir bota bindik. Elimizde birer tahta parçası çarşaf gibi hiç kımıldamayan suyun üstünde timsah gibi ilerlemeye başladık. Sanki hiç keşfedilmemiş bir yer bulmuş gibi heyecanlandım. Bir yandan keyif yaparken diğer yandan nerenin fotoğrafını çekeceğimi şaşırıyorum, şanslı gezginleriz vesselam. 

 Gölün ortasına geldiğimizde karşı tarafta yan yana duran iki ada gösterdi bize. Bunların biri Kız Adası diğeri Erkek adası. Askerler tarafından giriş çıkış kontrol ediliyormuş. Dünyanın elit budistleri burada yaşıyor. Kimsenin varlıklarından haberleri yok, adaya tek ulaşım botlar. Budist dinine göre kadın ve erkeklerin ilişkiye kgirmesi yasak. O yüzden iki farklı adada yaşıyorlar. Biz, bizi kız adasına götür diye yakarsakta götürmedi tabiki, başı beleya girebilirmiş. Gölde bir saat gezdikten sonra hemen karşı tarafta bir köy var, botu oraya yanaştırıp köyü keşfetmeye koyuluyoruz. 

   
Burası yerli halkın yaşadığı bir köy, turizmden uzak mahalle bakkalarının olduğu çocukların sokaklarında bisiklet binip, bembeyaz önlükleriyle okula gittiği bir yer. Yerlilere göre beyaz adam olarak nitelendiriyoruz, uzun uzadıya süzüldükten sonra Hello ! hello sesleri geliyor her bir yandan.
Bize rehberlik eden abimiz köyde yaşayan bir arkadaşının evine götürdü bizi. Bahçesinden bol bol muz yedik, henüz daha tam sararmadıklarından ağzımızda buruşuk bir tat bıraktı. Daha öncede Colombo’da buranın muzunu yemiştik. Belkide şimdiye kadar yediğim en lezzetli muzlar bu ülkede.

Gün batarken halen göl üstündeydik. Bestami ile Oktay abi atladılar suya. Havadan daha sıcak olan suyun tadını çıkartırken onlar, bende fotoğrafçılık yapıyordum.
Hikkaduwa beş gün kaldık. Sahile göre iç tarafta kalan yerlerde oda kiralamak daha ucuzdu. Gündüzleri sahilde gezip denize giriyor akşamları bir bara gidip yeni insanlarla tanışıyorduk bazende uzun uzudıya okyanusun hırçın dalgalarını izliyorduk. 

 Muson sezonun bitmesine bir kaç hafta kalmıştı. Gündüzleri günlük güneşlik olan şehir akşamları sabahlara kadar şiddetli yağmurlar yağıyordu. Hikkaduwa kaldığımız son akşam sahil kenarında olan bir restoranın bahçesinde uyuyorduk. Gecenin yarısı bardaktan boşanırcasına yağan yağmur bizi uyandırdı.

Ertesi öğleden sonra Sri Lankanın daha da güneyine gitmek üzere otobüse bindik. Üç kişi toplamda 1 dolar ücretle saatlerce yolculuk yapmak mümkün bu ülkede. Otobüsün içinde çalan bangır bangır yerel müziklerle Galle’ye geldik. Buraya yakın olan bir yağmur ormanını olduğunu öğrenince haritadan baktık yaklaşık 40 km iç kısımda kalıyor. Ana yoldan otostop çekmeyi deneyelim bakalım çalışıyor mu diye elimizi kaldırmamızla bir kamyonun durması arasında sadece bir kaç dakika vardı. Şans bu kadar olur tek atış gitmek istediğimiz şehre, Deniyaya gidiyormuş.

Buranın halkında ilginç bir gülme olayı var. Yine az biraz çatlak bi kamyon şöförüne denk geldik, ne konuşsak adam kahkahalar atıyor. Bir şey konuşmadan önce çeşitli el ve mimik haraketleri yapıp cümlesini öyle tamamlıyor. Yılan gibi kıvrılan yollarda öyle bir viraj alıyor ki, aha öldük aha vurduk diyerek yağmur ormanlarının olduğu şehre Deniyaya geldik.

Geceyi geçirmek üzere bungala tarzı oda kiralayan bir yere gittik, yorgunluktan uykuya dalınca ücret ödeme faslını atladık. Sabah kalktığımızda kimseyi etrafta göremeyince de küçük bir not yazıp ödemeden ayrıldık. Böylece zaten çok kısıtlı olan paramızda cebimizde kaldı.

Yağmur ormanı Deniyaya 10 km içerde girişi bir köyün içinden oluyor. Devlet kontrolü altında olan bu yer için giriş ücreti 600 rp ( 12 tl ) talep ediyorlar. Bizde araştırma yapıyoruz üniversiteden geliyoruz diye bir kaç hikaye anlatıp buranın ücretindende yırtmış olduk. O sırada bizi girişe kadar bırakan tuktuk şöförüde rehberlik adına bizle geldi.
Not : Burası önemli ” biz çağırmadı k ”

Orman yoluna girdiğimizde adam yere eğildi bir şey aldı,parmağın ucunda dans eden sülüğü işaret ederek bunlara dikkat edin ” Kan emiciler ” dedi. Zaten vahşi bir ormana giriyoruz diye çantanın ipi çarpsa huylanıyoruz, o sülüğü görünce artık bütün ormanı sekerek gezecem. Çok geçmeden adam eline bi çubuk aldı kan içinde kalmış ayağın üstünden sülüğü fırlattı bi baktım Bestaminin ayağı. O bile farketmemiş, az ilerde banada oldu ayağında delik açıyor ama hiç bir acı hissetmiyorsun. Yolda giderken fıstık yeşili yılanlardan, iguana ya kadar bir sürü hayvan gördük patika yolun sonunda bir şelale karşıladı bizi buraya kadar gelmişken yüzmeden olur mu hiç. 

   
Hava kararmış ormandan çıkarken rehber ( tuk tuk şöförü) bu saatte şehre otobüs yok deyince bizde ormanın girişinde ki pansiyonda kalalım yarın gideriz dedik. 1000 rp ye odayı kiraladık yemek hazılığıma başladık, ben ve oktay abi motora atlayıp köye gidip biraz balık aldık o sırada bestami odada dinleniyordu. 

Geldiğimizde ise olay başladı…
Yemek yapmak için pansiyodan biraz yağ istedik, yağ için 500 rp para gaz için 200 rp para talep edince sinirlendik öyleyse kalmıyoruz burda diye atar yapıp eşyalarımızı toplarken tuktuk şöförü geldi, burayı bugün tuttunuz kalmasınız dahi ücret ödeyeceksiniz ve benim 1500 rp rehberlik parasını vereceksiniz diyimce biz kahkayı bastık tabi. Belli ki bizi paralı turist sanıp yolmaya çalışıyorlar. Defalarca biz seni çağırmadık kendin geldin desekte adam inatçıcının teki. Toplamda 3000 rp ye yakın para istiyorlar. Etrafımızda pansiyon sahibi 3-5 tuktuk şöförü köylüler felan göz dağı verip arada buradan bu saatte çıkamazsınız gibi söylemlerde bulunuyorlar. Bizde polisi arayacaz felan deyince anlaşma yoluna gitmeye başladılar, polisi arıyoruz düşmüyor, şebeke yok

Bestami konuşuyormuş gibi yapıyor Ben ara bulucu gibi iyi polis oynuyorum Oktay abi çok sinirlenip çat pat ingilicesiyle buz yutturuyor hepsine. Biz parayı vermemekte direnince daha düşük fiyatlar söyleyemeye başladılar, onuda kabul etmeyince adam kendi motoruna atlayıp bekleyin burda polis alıp geliyorum diye tam gaz gitti, o sırada diğer tuttukcular da dağıldı. Biraz bekledik gelmesini, kendimizce savunma hazırlıyoruz ağız birliği yapıp onu alt etmenin planlarını yaptık. Gelmedi. Ana yola 16 km uzakta olan yağmur ormanın içindeki bir köyden gecenin bir yarısı nasıl şehre gideriz diye düşünüyoruz.

Oktay abi ; Bunlar bizi bu köyden çıkarmazlar kesin bekliyorlardır ilerde deyip elindeki büyük sopayı çat diye üç eşit parçaya bölüp bize verdi. Kafa ışıklarını yaktık, sonra farkediliriz diye tekrar söndürdük. Elimizde sopalarda arkalı önlü zifiri karanlıkta yürüyoruz, bir yandan tırssakta bir yandan gülüyoruz halimize. Yokuştan biraz inince az ilerde bir tuktuk ışığı görüp hemen ağaçların arkasına saklandık. Ses git gide yaklaştı tam ağaçların arkasında durdu. Nesefimizi tuttuk bekliyoruz, tekrar gaza basıp yokuşu çıkmaya başlayınca derin bir nefes aldık.

 

Arkamızda ışığı yanan bir ev gördük, hadi gidelim durumu anlatalım izin verirse orda kalır sabah çıkarız köyden diye evin kapısını çaldık. Kısa boylu, oldukça zayıf bir adam kapıyı açtı, korkmasın diye uzaktan uzaktan konuşup derdimi anlatmaya çalışsamda İngilizce bilmediğini fark ettim. Sonra başladık beden dili ile bazı anahtar kelimer kullanarak konuşmaya. Biz turist , sleep here, vb. Adam zararsız olduğumuzu anlayınca içerden bir kaç sandalye getirip oturturdu bizi. Bu arada kulağımız hala tuk tuk sesinde.

Gelen giden olmadı gece boyu. Bir süre sonra içerden adamın eşi çocukları geldi, oturdular yanımıza çantamdan İstanbul’da aldığım Toto yumurtadan çıkan oyuncağı verdim sevindi koşarak içeri gitti. Adam içeri çağırdı bizi, bir yatak hazırlamış burası olur mu uyumusumuz diye işaret ediyor benim gözüm evin içine çocuklara takıldı. Evde nerdeyse hiç eşya yok, köşede yanan mumların arasında bir buda heykeli var birde kenarda televizyon oturmuş çocuklar izliyor. Tavandan su damlıyor , ev uzun süredir temizlenmiş. Böyle fakir bir ailenin kalbinin nasıl zengin olduğunu gördük nasıl mutlu olduk bu duyguyu anlatamam. Onlara vereceğimiz parayı bu adama veririz evine yemek alır çocuklarına bir şeyler alır diye konuşuyoruz kendi aramızda.

   

Sabah olunca köyün merkezinden otobüse binip, Deniyaya geldik. Bestami biraz üşütmüştü devlet hastanesine gittik. 1990 yıllarının türk hastaneleri gibi.

Hemşire geldi yatırdılar Bestamiyi, sonra eline aldığı hindistan cevizini ortadan ikiye ayırıp, suyunu bestamin vücuduna döktü, kabuğunu kafasına koydu. O sırada ananas soyan diğer hemşireler el ve ayaklarına sürüp kendi dillerinde dualar okudular. Samanyolu tv den geldiği her halinden belli olan ak sakallı doktor dumanların içinden çıka geldi muz yapraklarının üstüne papaya sürerek vucudunu ovmaya başladı…

 

Emre, emre kalk hadi gidiyoruz demesiyle uyandım oktay abinin. Bestamiye bir kaç hap vermişler ama hala kendini iyi hissetmiyor biraz dinlenmeye ihtiyacı var. Bir an önce buradan çıkalım isteğiyle atladık otobüse önce Galle’ye geldik buradan trene kaçak binip ilk geldiğimiz şehir olan Hikkaduwa’ya gelince burada Sabah 4 de ki Kandy trenini bekleyelim diye plajda uyumaya koyulduk.

Yağmur çok şiddetli yağıyordu ben o gece boyunca uyuyamadım, müzik dinledim. Bir ara kavga ederek kumsaldan geçen çifti izledim. İkiside zır sarhoş, birbirlerini okyanusun dev gibi dalgalarına atıyorlar sonra adam boğuluyor gibi oluyor kadın onu kurtarmaya çalışıyor, çığlık atıyor, el feneriyle birileri gelip onları arıyorlar. Film gibi bir sahne izledim. Yağmur şiddetini arttırınca üstü kapalı olan yerden bile içeri girmeye başladı, bizimkilerde uyandı. Hazırlanıp yağmurlukları üstümüze çektik tren istasyonuna doğru yola koyulduk, sandalet ayağımı yara yapıyordu çıkarıp elime aldım yağmurda 3 km çıplak ayak yürüdüm. Saat gece 4’e geliyordu.

 

Kandy Trenine binip tüm kıyafetleri kuruması koltuklara serdik, 4 saat yolculuk boyunca uyudum. Kand’ye gelince hiç paramızın olmadığını fark ettik, eşten dostan biraz para isteyip şehri tepeden gören bir hostele yerleştik. Burada bütün yorgunluğumuzu attık, kendine günibirlik bir şehir turu yaptık.  

 Ardından sırtçantalarımızı aiıpDambullaya giden bir otobüse bindik. Burada ünlü Sigirya Kayası, vahşi yaşamda filler, 6000 merdivenden oluşan tapınaklar varmış.

 

Gece Dambullaya geldiğimizde yine kalacak yer için üstü kapalı yerler bakıyorduk, atmler, banklar vs. Rastgele girdiğimiz karanlık bir sokaktan terkedilmiş bir okul bulduk. Sınıflar kafes gibi telle çevrilmiş üstü saçla kapalı kara mermeden yazı tahtası olan bir sınıf. Sıraları birleştirip uyku tulumun içine girip uyuduk. Bu geceyide oda ücreti vermeden geçirmeyi başardık.

  

 Dambulla’dan Sigirya’ya giden yolda otostop çektik, bir kadın bizi aldı yol ayrımına kadar bıraktı. Oraya giden yol o kadar güzel ki geri kalan 8 km yolu yürümek istedik, bir süre sonra yorulunca otobüse atladık. 18 rp ( 25 krş ) verip Sigiryanın girişine geldik.
Sigirya Sarayı ( Kayası ) devlet kontrolü altında, unesco tarafından korunan national bir park. 1200 merdivenle zirvesine ulaşılıyor. Giriş ücretinin 30 dolar olduğunu duyunca birbirimize bakıp güldük. Biz 30 dolara bir hafta yaşıyoruz. Birde üç kişi 90 dolar. Oldu canım. Burası orman değil mi her yerini kapatacak değiller ya deyip giriş kapısıyla çıkış kapısının arasından daldık ormana. Toplamda 4 saatlik tırmanış ve inişle beraber her yerini gezdik. 

  

Yağmurdan ıslanmış, ısınmak için yol kenarında ki bir cafede çay içerken yoldan dev gibi fil geçti. Ardından bir çatıdan diğerine atlayan maymunlar sardı her yanı. Belgesel tadında çay keyfi yaptık.

   

Dammulla’ya tekrar dönüp bir ucuz oda kiraladık. Bestami Mineria diye bir yer olduğunu okumuş internetten. Burası vahşi hayvanların en çok görülüğü bir bölgeymiş. Ertesi gün öğleden sonra buraya gitmek için yola koyulduk, dün otostop çektiğimiz yerden yine otostop çektik bir kamyon durdu. Atladık kamyona, Trincomalee gidiyormuş. Adanın en doğusu, sahil plajın en güzel olduğu bölgelerden. Ülkedenin doğusunu görmeden Sri Lankayı gezdik mi diyeceğiz dedik. Kamyoncu amca nereye biz oraya rotayı değiştirdik. Yolda giderken filleri gördük, ailecek otlanıyorladı. Şarkı söyleye söyleye 2 saat sonraTrincomalee’ye vardık.
Akşam vakti şehir merkezine doğru yürürken bir tuktuk durdu oda istermisiniz? Tuktuk istermisiniz diye soru yağmuruna tutarken no no deyip geçiştirdik. Hemen arkasından başka bir tuktuk geldi, brandanın arkasından saçı sakalına karışmış, gözleri parlayan yaşlı bir amca tuktuk lazım mı gençler diye sorarken ben adamı görünce gülmeye başladım, tam o sırada bizimkiler görünce onlarda gülmeye başladı. Çat diye öndeki tuktuğa vurdu, biz iyice kahkahayı bastık. Oktay abi gelin kavga izleyelim diye bekletti bizi. Sonra tuktuktan inen amca çantamın içinden gelen Bob Marley seslerini göstererek muhabbete girdi, kendini tanıttı. Yoga öğretmeni olan yogi amca yıllarca avrupanın çeşitli yerlerinde eğitim vermiş bizimde dışarda uyuduğumuzu öğrenince, gelin çocuklar benim evimde kalın muson bastıracak birazdan diye bizi evine davet etti, kabul etmek istemedik çünkü şimdiye kadar ne zaman tuktukculara güvensek sonunda bizden para talep etti. Ben ;

Neden bize iyilik yapıyosun diye sorunca – sizin durumunuzda daha önce oldum sizi anlıyabiliyorum dedi. Birbirimize baktık, hadi atlayın gidelim dedik dakka bir gol bir şehre yeni gelmişken şimdi şehirden uzak 13 km uzakta bir köye gidiyoruz. Cebimizce hiç para olmağını defalarca dile getirip, bunu gerçekten iyilik olduğuna emin olmaya çalıyoruz. Bir yerde durdu, siz türkler çay seversiniz değil mi dedi, evet diyince gitti elindeki bozuk paralarla çay aldı. Sonradan öğrendik ki o para o gün kazandığı tüm paraymış.

  

 Bazı anlar vardır ya sırf o an için yaşadığınız tüm kötü geçmişi affedersiniz, bir şeylere inancınız tekrardan yeşillenir, unutamazsınız ömür boyu. Sri Lankanın son günlerinde Yogi ile yaşadığımız deneyim tam anlamıyla böyleydi. 
Evinde hiç bir eşyası yoktu ama çok zengin bir düşünce yapısı, kültür birikimi, sevgi dolu bir kalbi vardı. Evinin salonunda hinduizme ait bir kaç eşya, tütsüler yanan mumlar bir kaç yoga kitabı vardı. Yerde büyük hasır, kenarda atılı şekilde duran dalgıç kıyafetleri. Diğer odalar boştu, bir odada kendi yatağı ve pembe sineklik vardı. Elektrik ve su yoktu, dışarda küçük bir çeşme tuvalet ise yine evin yan tarafında bir yerdi. Gaz lambasını yakıp gece boyu sohbet ettik hep beraber, sosyal bir proje yapmak istediğinden onu hayata geçirmek için bizi davet ediyordu. Arada elinde ki değerli taşları gösterip bunu denize dalıp bulmuştum, satarsam eğer kredisi olan tuttuğu ödeyebilirim diyordu. O saatten sonra samimiyetine tamamen inanmıştım, aslında insanlara güvenme konusunda sorunum yok ama bunu bize yapan Sri Lankalı bir tuktuk şöförü olunca acaba diyerek gelmiştik eve.
Sabah olunca zor da olsa bir ateş yaktı evin mutfağında bize çay yaptı, oturduk boş bir odaya çay içip dinlerden konuştuk. Sonra hadi biraz yoga yapalım diye bizi salona davet etti, 2 saat boyunca yoga yaptık ardından uzun uzun meditasyon. Öğleden sonra saat 4 e geliyordu, hadi biraz gezelim diye atladık tuktuğa bizi sri lankada gördüğüm en güzel yerlere götürdü. Gerçekten doğu tarafının daha güzel ve el değmemiş olması hepimizi büyüledi. Yerel halkın olduğu yerlere götürdü 10 rp çay içip 50 rp karnımızı doyurduk Colombo’da 200 rp ye çay içemiyorduk. Akşam olunca biz artık gidelim dedik, üzüldü. Otobüs durağına bıraktı dün için yemek yediğimiz restorana borcumuzu ödemek için para çıkardım, birde tuktuğunun benzini bitmeye yakındı birazda fazla koyup uzattım. Biz kabul etmez, mırın kırın yapar gibi düşüncelerdeyken paraya bile bakmadan cebine koydu. Onun bu haraketi, hepizi duygulandırdı. Bu durumda bir insan nasıl olurdu paranın yüzüne bile bakmaz diye düşünürken, cebimde kalan son 500 rp yi arkasından koşup eline verdim. Onun işine bizden daha çok yarayacağını kesindi.
Cebimizde hiç paramız kalmamıştı, arkadaşlardanda isteyip limizitimizi kullandık, ve iki gün sonraya aldığımız Hindistana uçak biletimiz vardı. Olduğumuz yerden 250 uzağa,   gitmemiz gerekiyordu ama bunu cebimizdeki son parayı verirken düşünmedik bile. Bir şekilde gideceğimizi biliyorduk hepimiz. Gerçekten de öyle oldu, otobüs şöförüne rica ettik bir kaç saat sonra inandılar bize ve aldılar otobüse. Böylece sayısız tuktuk, tren yanında otobüsede ücretsiz binmeyi başardık.

 

Colomboya gelince Bestaminin Couchsurfing üzerinden iletişime geçtiği bir doktor bizi evine davet etti. 2 gün boyunca tabidi caiz ise villada harika zaman geçirdik. Artık Hindistan için hazırız! 

 

Dünya Turu 78. Gün | İran Yol Günlüklerim 

İran‘da herşey çok ilginç başlamıştı.Avrupa geçen 45 günden sonra İran gibi kültürü bütünüyle farklı bir ülkeyle dünya turuna devam ediyorduk. Yemek yeme alışkanlığından iletişim anlayışına , mimarisinden sanatına ve hatta havasina kadar farkli kokusu olan topraklardaydik. Aslında bize çok yakın bir kültürü ” bizi ” tanıyorduk.

Tahranda yol arkadaslarimi kaybedip internet yuzunden birbirimizi bulamayışımızın üstünden bir gün geçti, öğleye doğru çeşitli telefon konuşmalarından sonra şehrin güney otogarında buluştuk. Dünden dolayı birbirimize kırgınlığımız var bu yüzden suratlarımız asık bir iki saatin ardından yine eski enerjiyi yakalayıp yola koyulduk.

Bugün amacımız iranın büyük şehirlerinden olan İsfahan’a gidebilmek. Yolda daha otostop çekmeye başlamadan yanımıza bir araba durdu. İranda Otostop çekerken söylediğimiz belli başlı üç kelimemiz var ” Pul Nederem ” paramız yok ” Salavati ” senin için dua edecem, Allah Rıza’sı için görüneceksen götür gibi birşey. Çünkü tüm arabalarda Ruslardaki taksi kültürü var para isteyebiliyorlar. Hemen önümüzde duran arayabaya bizim sihirli sözcükleri söyledik biraz üzülsede aldı bizi, İsfahan değil ama Kum’a gidiyormuş, bu demek oluyor ki yolu yarılıyoruz. İranda tüm arabalar eski ve nerdeyse hepsi aynı, ama bu araba bir başkaydı. Road balans denen bir şey yok arabada, şöför arabayı yolda tutabilmek için epey çaba sarf ediyor, ter döküyor bir sağa bir sola sallanıyoruz. Aha vurduk, aha öldük diye diye birbirimizi sıkıyoruz. Emniyet kemeri aklımıza geldi, doğal olarak çalışmıyor ama halat halen sağlam, Bizde kendime doladık, kendimizce güvenlik önlemi alıyoruz.

Neyseki sağsalim arabadan indik akşam saat 8’e geliyor. Sokakta yürürken Muharrem ayından dolayı sokakta İlahi çalıp çay dağıtan yere gittik, Çaylarımızı içip projektöre yansıtılan videoda kendilerine vurarak ibadet edişlerini izlerken bir adam yanımıza geldi, şeker verdi birer tane. Hafif şişko, yerel takım giymiş, güler yüzlü Pala bıyıklı bir abi. Kendini tanıttı adı Hasan abi âşıkmış kendisi. Yarım ingilzce yarım Türkçe birazda Güler yüzüyle, arkasını göstererek burda bir yerim var buyrun gidelim diye teklif etti, o sırada bizi merak eden ne kadar kişi varsa hepsi etrafımıza toplandı.

Hello, hey!! Where are you from, welcome to İran!! Sesleri geliyor her yerden.
Yaklaşık 20 kişi olduk bir anda, birisi çay getiriyor diğerleri bisküvi ikram ediyor derken Hasan abinin yerine çıktık. Hasan çok mutavazi harika bir insan bize kendi cdlerinden veriyor. Orada sohbet ederken başka bir adam aç mısınız diye sordu, mırın kırın ederek evet dedik.
Azeri Türkçesiyle

– tamam hadi gidek mescide, sineye vurak sonra aş yerik

Dedi. Tamam deyip düştük abinin peşine, ara sokaklardan geçip epey büyük ama bir o kadar zifiri karanlık bir mescide geldik. İçeriden ağlama sesleri, Hasan Hüseyin, sesleri geliyor…

İçeri girdik, hafif bir mor ışık var sessizce arka saflara geçip Yanyana oturduk, ağlaşmışlardı izleyip mikrofonla birşeyler okuyan adamı dinlemeye başladık, çok ilginç ürkütücü bir atmosfer içeriye girdik birden bire. Bir süre sonra herkes birden bire ellerini yumruk yapıp ritmik bir şekilde göğüslerine vurmaya başladı, ilk başka anlamadık ama ortama uyum sağlamak adıma bizde aynısını yapmaya başladık, ritim gitgide artıyor hızlı ve sert vurmaya başladılar. Bir yandan cıs tak cıs tak beatbox sesi bir yandan kuran okuyan adam diğer yandan hüngür hüngür ağlayarak kendini yumruklayan cemaat…yaklaşık yarım saat böyle devam etti sonra birden bire herkes soyumaya başladı, t-shirtler çıkardılar bu sefer çıplak vücutlarına vurmaya başladılar. Gözgöze baktık bestami ve oktay abiyle, ve bizde t-shirltleri çıkarıp kendimize vurmaya başladık. Çok farklı bir boyutta ibadet ediyorlar, ediyorduk gözümüzü kapatınca nasıl bir kafa yaşadığımızı daha iyi anlıyoruz. Bir süre sonra ayağa kalkıp yükselen ritimle beraber hem ağlayıp hem kendilerini yumrukluyolar, çember yaptık, aynı anda bağırarak yumrukluyoruz kendimizi bir sürü çıplak adam zifiri karanlık hafif mor ışık altında. Bu böyle 3 saat sürdü.


İbadetin ardından dışarı çıktık hasan abiler çocuklar herkes gelmiş bizi bekliyorlar, mescidin mutfağına geçtik ve yemekler geldi, katık pilav bilmem kaç sürahi su. Bizi merak eden ne kadar cemaat varsa kapıdan selam verip gülümseyip gidiyor, o sırada ferşat adında bir adam geldi epey muhabbet ettik toplamda 7-8 kişi yemek yedik, tam sofradan kalktık bestami ; Telefonum yok dedi. Çalınmıştı. Ortalığı ayağa kaldırdık her yeri aradık bulamadık. Ben yemek yerden video çekmiştim, orada bir adam Bestaminin yanında sürekli cebini kestiğini yakalıyoruz ama telefonu alma sahnesi yok o yüzden suçlayamıyoruz. Hasan abi oralarda epeyce tanınan sözü geçen birisi, o herkesi sıkıştırıyor ama bir şey çıkmıyor. Polis çağırıyoruz, onlarda bizi alıp karakola şikayetimizi alıyorlar bu saatte bir şey yapamayız diyip yarın gelin diyorlar. Ferşat alıp bizi evine götürüyor, gece orada kalıp sabah karalola, savcıya felan gidip seri no veriyoruz telefonun. Ferşat arabasıyla bize bir şehir turu yaptırıyor ardından, İsfahana gitmek üzere bizi ana yola bırakmasını rica ediyoruz. Telefondan umudu kesiyoruz.

Akşam olsada iran halkı otostopa durmaktan, arabasına 3 erkek almaktan hiç çekinmiyorlar. Yaklaşık 300 km sonra isfahana varıyoruz. Şehrin merkezine gidip orada bir parka kıvrılalım diye where is city center? Diye soruyoruz. Yine bizi merak eden bir amca durup alıyor arabasına ve İmam Hüseyin Meydanına götürüyor. Burası uzun uzadıcıya hanlardan oluşan içinde iki büyük ünlü cami olan dev bir meydan.


Harita gördüğümüz üzere yeşil bir alan var hemen meydanın yan tarafında. Oraya yürürken yolda bir backpacker daha bize katılıyor. Avusturylalı tek başına gezen bir adam. Gel beraber uyuruz diye onuda yanımıza alıyoruz. Parka geçip güzelcene dinleniyoruz.

İsfahan, İranın en düzenli şehirlerinden. Biz yürümeyi severiz şehri baştan aşağıya yürüyoruz. Akşama doğru couchsurfingden iletişime geçtiğim Fahim bizi evine davet ediyor. Taksiye atlayıp şehrin dışındaki evine varıyoruz. 3 katli saray gibi bir ev ve bizi 3 erkegi bir kadın ağırlıyor iran gibi bir ülkede! Bize bir kapı gösteriyor burası 3 katlı evin zemin katı daireyi tamamen bize veriyor. Evde yok yok, kahvelerden içeceklere kadar düşünülmüş. Çok ince bir düşünce bir couchsurfing kullanıcısı için. Mutluluktan uçuyoruz, böyle bir deneyim yaşamak paha biçilemez.
Harika bir gece geçirdikten sonra tekrar yola koyuluyoruz. İran’nın en merak uyandıran şehirlerinden Yedz’e gitmek için yoldayız bu sefer.

Amaçsızca yolda yürümek, gideceğin, varacağın yeri düşünmeden kulağında müzik bir yere geç kalma duygusu olmadan kilometrelerce yürümek harika bir duygu! Özgürlüğü damarlarımda hissediyorum.
Şehrin dışına vardığımızda otostop çekip Yedz’e yakın olan bir şehre gece yarısı varıyoruz. Saat geç olduğundan araba geçmiyor bizde yarın devam ederiz diye bu şehirdeki mescidin önüne uyku tulumlarını açıp yatıyoruz.
Sabah çok kolay bir şekilde bir otostop hareketiyle Yedz şehrine varıyoruz. İran’da otostop çekerken sanki tüm arabalar bizim için varmış gibi hissediyorum. Şehre geldiğimizde merak ettiğimiz birkaç yer vardı, Sönmeyen ateş, Old town, 900 önce yapılmış porselen mimarili cami.

Sönmeyen ateşin üstüne bina giydirmemişler güzel bir hikaye ile süsleyip şehrin turizm merkezleri haline getirmişler benim pek ilgimi çekmiyor, küçük bir ateş o da camın ardından görebildiğin kadar.


Şehri tam ortadan ikiye bölen kocaman bir yol yapmışlar. Bu yol bir tarafı Old Town diğer taraftı New Town olarak ayırıyor. Bir taraf topraktan yapılma sapsarı tek katlı evlerin olduğu eski yaşamın hala devam ettiği bir yerken diğer yanda yükselen binaların, Arabaların, AVM’lerin yaşam sürdüğü bir yer var.
Old Town’a girip ara sokaklarda yürümeye başlıyoruz. Burası Counter Strike Dust bölümü gibi bizde elimizde silah işareti yapıp dar sokaklarda CS oynuyoruz. Videosunu yakında paylaşacağım ?

Sokakta yürürken bir mescidin içinde buluyoruz kendimizi. İçerde çocuklar koşturuyor oyun oynuyorlar iki tane adam nargile tüttürüyor. Yanlarına gidip selam veriyoruz, çat pat İngilizceyle anlaşıyoruz. Çantalarımızı kenara bırakıp dinleniyoruz. Öğleye doğru çöl sıcaklarını hissetmeye başlıyoruz bu şehirde. Yaklaşık bir saat sonra nargile içen adamlardan biri hemen mescidin yanındaki evine davet ediyor bizi, yemek getiriyor çay getiriyor güzelcene besleyip tüm aile fertleriyle tanıştıryor.


İran ilk geldiğimizde tuhafımıza gitse de artık bu milletin ne kadar samimi sıcak kanlı insanlar olduğuna kanaat getirip içselleştirebildik. Toprak evin çatısından gün batımını izledikten sonra bu güzel insanlara sarılıp bol bol teşekkür ederek ayrılıyoruz.


Sabahtan Couchsurfing üzerinden konuştuğum Marjad evinde ağırlayabileceğini söylüyor. Yine bir kadın üç erkeği ağırlıyor. Bu durum Türkiye’de olsa olaya çok farklı bakılacağına eminim, entelektüel insan kalitesi konusunda bizden çok öndeler. Bir otel ismi söylüyor taksiye 2-3 tümen verip oraya varıyoruz. Yaklaşık 1 dakika sonra Arabasıyla gelip bizi alıyor marjad, eve vardığımızda yine bir saray karşılıylor bizi otomatik açılan kapıdan içeriye giriyoruz. Evin üst katını gösterip bize iki oda veriyor ev tam bir saray yavrusu. Üst katta mutfak banyo odada kuş tüyü yatak ne ararsak var. Otel odasından çok daha iyi bir yerde mükemmel bir insanın evinde kalıyoruz bu gece de. Sabah olduğunda cevizli ballı bir kahvaltı yapıp Marjad ile sohbet ediyoruz. Marjad profesyonel fotoğrafçı, Yedz’nin Old Town’ı hakkında bir fotoğraf kitabı yazıyor. Yıllarca Kanada’da yaşamış olmasından kaynaklanan harika bir ingilizcesi var. Konuşmaktan keyif alıyorum. Bir mühlet sonra babası geliyor onunla tanışıyoruz. Kızının nasıl bu kadar kaliteli bir insan olduğu şimdi anlaşılıyor.

Bu evde iki gün kalıyoruz. Buradan sonra ilk durak Şiraz. Marjad arabasıyla bizi şehir dışına çıkartıp otostop çekebileceğimiz güzel bir noktaya bırakıyor. Giderkende benim fotoğtaf tutkumu öğrendiğinden mutlaka Turan Porsh diye bir köye uğramamızı istiyor. Vedalaşıp yola koyuluyoruz.


Çok geçmeden bizi bir çift alıyor arabasına ve Şiraz, Salavati, Pul nederem sihirli kelimelerinden sonra keyifli bir yol yolculuk başlıyor. Turan Porsh bilmiyorlar ama onlarda merak ediyor ve sorarak gidiyoruz. Sonunda köyü bulup hem beraber köye gidiyoruz.


Köyde toplasan 10-15 ev var ve tam tepesinde iki tane kule gibi bir şey var. Burayamı geldik derken tepede toplanmış yaklaşık 2000 siyah giymiş insan görüyoruz. Ne olduğunu anlamadan aralarına giriyoruz bir andan tüm ilgi üstümüze geliyor, herkes bir şeyler soruyor kimisi elimize şeker bisküvisi tutuşturuyor kimisi yemek veriyor kim olduğumuzu anlamaya çalışıyor.


Bir süre sonra tören başlıyor ve ahşaptan yaptıkları kocaman şeyi omuzlarında taşımaya başlıyorlar. Bizde onlarla beraber tepeden hemen aşşağıda olan mezarlara doğru inmeye başlıyoruz. Çocuklar peşimize takılıyor hep bir ilgi selam veriyorlar, sanki köye belediye başkanı gelmiş gibi ilgi görüyoruz. Bir süre sonra ingilizce bilen bir adam yanımıza geliyor tanışıyoruz. İlk olarak köyün hikayesini soruyorum tabi, zamanında burada 40 tane kadın yerin içine girmiş, onların adına iki büyük kule yaptırılmış. Muharrem ayının son günü olduğu için bu 2000 insan Tahran’dan Şiraz’dan İsfahadan bu gün için gelmiş. Normalde köyde 10 kişi yaşadığını söylüyor. Bizi topraktan yapılma kaleyi gezdiriyor. Sonra Mescidin hemen yanında yaklaşık 20 kazanda kaynatılan ” aş ” ların oraya götürüyor bizi. Bizimde elimize kepceleri veriyorlar hep beraber kocaman kazanları karıştırıyoruz.

 Ailesinin bizle tanışmak istediğini söylüyor ve evine davet ediyorlar. Bizde yola çıkmamız lazım diyoruz ama kırmamak için gidiyoruz. Evde çok güzel bir atmosfer var, resmen çocukluğumdaki samimi aile sohbetlerini hatırlıyorum. Bize çaylar pastalar meyveler ikram ediyorlar. Yaklaşık 2 saat oturuyoruz.

 evin tüm halkıyla selamlamlaşıp, yola çıkıyoruz.
Gece saat 12 ye geliyor. Köyün etrafından başka hiçbir şehir yok. Yollar bomboş, tam tepemizde binlerce yıldız ve ay bize eşlik ediyor. Saatlerce yürüyoruz…

Başka bir köyün sokak lambasında bizi gören bir araba alıyor en yakın şehre bırakabileceğini söylüyor. Oraya gidip yol kenarında olan mescid’de geceyi geçiriyoruz. Sabah olduğunda Şiraz’a otostop çekip şehre varıyoruz. Burası eskiden İranın Başkentiymiş sonradan Tahran başkent olmuş ama ülkenin en gelişmiş şehri burası. Bizim İstanbul – Ankara misali. Burada bazı önemli yerler var eski pazar, Kuranı ilk ezberleyen adam Hafezi ziyaret ediyoruz.

Couchsurfingden Emad ile iletişime geçiyoruz. Arabasıyla bizi alıp evine götürüyor, giderken de akşam halısaha maçı var oynarmısınız diye soruyor. Ne kadar yorgun olsak da iranda böyle bir demeyimi yaşamak istiyoruz. Evde Annesi Babası abisiyle tanışıyoruz, Kaçkar türkleri olduğundan birbirimizi anlamakta zorluk çekmiyoruz. İkramlar bir yandan gelirken babası bize kendi yazdığı şiirleri okuyor… Maç saati geliyor ve toplamda 3 takımdan oluşan değişik bir halı saha maçı yapıyoruz. Yorgun argın eve gelip yatıyoruz. Ben maçta bacağımı incitttim ama ciddi bir şey yok. Bir iki gün hafif topallasam da geçiyor.
Akşam olduğunda Kum’daki ferşattan haber geliyor. Telefonu Taptım abeyyyy !

Telefon bulunmuş sevinçten uçuyoruz, şehirler arabası bir otobüse veriyor ertesi gün elimize geçiyor. Şanslı insanlarız vesselam.

Şirazda geçirdiğimiz iki günün ardından Bandar Abbasa doğru otostop çekiyoruz. Aslında oraya gitme amacımız Hindistana gemi bulup deniz yoluyla hindistana geçmek istememiz. Bandar Abbas iranın güneyinde kime söylesek orası çok sıcak 37-38 derece diyor. Yolda bizi gören Nissan sahibi şişko bir amca alıyor. Qeshm adasına kadar gidiyormuş, yani gitmek istediğimiz yerden daha ileri. Yolda giderken çok ilginç coğrafyalardan geçiyoruz. Akşam olduğunda çölün tam ortasında araba bozuluyor. Saatlerce tamir etmeye çalışıyoruz. Olmuyor. Yakınlarda bir köye kadar çekiyoruz, hep beraber köylünün birinin evinde sabahlıyoruz. Sabah olunca kendimizi bir tamirciye atıp yaptırıyoruz aracı çok geçmeden yine bozuluyor böyle böyle 2 günde adaya varıyoruz. Adını bilmediğim amca bizi evine davet ediyor iki gün beraber yol çektik nede olsa. Evde duş alıp dinleniyoruz.

Sabah olunca adadan ya da Bandar Abbas’tan gemi var mı diye araştırsakta hiç bir şey bulamıyoruz. Adadan tekrar Bandara’ya geçmek için vapurların oraya gidip paramızın olmadığını bizi karşıya geçirme şanslarının olup olmadığını soruyoruz. Çok sorgulamadan buyrun deyip bizi gemiye alıyorlar.

Karşı tarafta sorup soruşturup büyük limanı buluyoruz buradan konteynır yüklü gemilerin tüm dünyaya açıldığını biliyoruz belki bir şans diye türlü oyunlarla limanın içine giriyoruz. Bir güvenlik odasına geldiğimizde dilimizi anlamıyorlar ve ingilizce bilen birini bulup getiriyorlar. Hindistana giden gemi var mı diye bakmaya geldik diyoruz. Evet var diyorlar ama seaman kartınız varmı diye soruyorlar. Yük gemilerine kesinlikle insan binmesi yasak ama bize çok iyi davranıyorlar ve güzel bir dille olmadığını söylüyor. İngilizce bilen Ali Rıza aslında kaşkai Türklerinden ( şahseven ) bizi evine davet ediyor, bizde kabul edip atlıyoruz arabaya evine gidiyoruz. Bu gece içinde kalacak yeri de çözmüş oluyoruz böylelikle. Ali Rıza orada çalışan liman memuru, aslında bu işin her şeyini biliyor o yok diyorsa yoktur demi biz de kabulleniyoruz gemiyle gidemeyeceğimizi.
Ali Rıza sabah olunca havaalanına bırakıyor, cuma günü olduğu için havaalanı bile kapalı. Şehir merkezine gitmek için otostop çekiyoruz 3 kadın bizi arabasına alıyor ben Türkiye de bile böylesini görmedim. Gideceğimiz yere kadar bırakıp tel no Facebook ne varsa alıyorlar.

Gemiden vazgeçtik yani pes ettik. Öyleyse uçak bileti alalım diyoruz, bunun için wifi arıyoruz koca şehirde ne wifi var ne internet cafe. Sonunda bir yer buluyoruz ve en ucuz biletlerin Qeshm adasından olduğunu görünce tekrar adaya geçelim oradan alırız diyoruz.
Vapur iskelesine vardığımızda yine aynı taktik ile paramız yok rica etsek geçebilirmiyiz diyoruz bu sefer kabul etmiyorlar. Siz dünde geçtiniz diyorlar. O sırada orada kaptan olan bi abi, alıp bizi bilet gişesine götürüyor bizim biletleri kendi kartıyla alıp veriyor. Çok mahcup oluyoruz tabi, kim bilir kaç kuruş maaşı var gitti bize bize bilet aldı üstüne birde oradan taksiye binebilecek kadar zorla para verdi. Gel de bu ülkenin insanını sevme. Çok güzel insanlar hala var, hala yaşıyorlar.

Karşıya geçip bir ofisten Dubaiye bilet alıyoruz, tüm uçuşlar dubai üzerinden olduğundan Colombo biletinide oraya varınca alırız diye gidiyoruz havaalanına. Sıraya geçiyoruz sıra bize geliyor ve vizemizi soruyorlar yok, diyoruz colombo uçuşunun biletini soruyor yok diyoruz. Geçemezsiniz diyor. Öylece kala kalıyoruz yaklaşık 300 dolar kaybedecez bu durumda

Yarım saat vaktiniz var bilet alırsanız Sri Lanka’ya ve onu gösterirseniz geçersiniz diyorlar.


Ne paramız var, ne kartlar çalışıyor iranda, ne internet ne de wifi hiç bir şey yok. Birden bir panik havası içinde havaalanın tüm görevlerileri ayağa kaldırıyoruz ve kimimiz güvenliğin bilgisayarını kullanarak bilet için formları dolduruyor kimimiz karta para attırmaya çalışıyor kimimiz telefonla şifreyi öğrenmeye çalışıyoruz. Tam 3 dk kala bileti almayı başardık ve uçağa koşarak son dk yetiştik. Dubai havaalanında geçirdiğimiz 1 günün ardından biraz önce Dubai havaalanından kalktık ve Colomboya doğru uçuyoruz. Bakalım bu tropikal adada bizi neler bekliyor ?

İran yol rehberi

  
  
  
  

Dünya Turu 65. Gün | İran yol günlüklerim (1.bölüm)

İran hakkında ne kadar önyargım varsa hepsini yıkıp attım burada. Dünyanın en misafirperver insanları bu ülkede yaşıyor, çocukluğumun Türkiyesi…
Her sabah bayram sabahı heyecanı

Her akşam ramazan pidesi sıcaklığı

Sokaklar, evler, dükkanlar yeşilçam film sahneleri

İnsanlar amcam, teyzem, babam, annem

İstanbuldan başlayan otostop serüveni ile İran’nın ilk şehri olan Tebriz’e geldik. Recep amcalara bol bol teşekkür edip vedalaşıyoruz. İki gün boyunca çok şey öğrendik. Onlar sayesinde İran’a güzel bir giriş yapıyoruz. image

İndiğimiz yerden henüz otostop çekmeye başlamadan arabaların hepsi art arda durup bizi almak için sıraya girmeye başlamıştı bile. Tabi birçoğu para istiyor, taksi gibi çalışıyorlar biz de “Pul Nederem ( paramız yok )” deyip kabul ederse atlıyoruz arabaya. 4 erkeğin otostop çekmesine bu kadar kolaylık sağlayacak başka ülke yoktur herhalde. Tebrizde yaşayan nerdeyse herkes Türk ya da Türkçe konuşabiliyor, o yüzden hiç zorluk çekmedik ve çekmiyoruz. İlk otostopla şehrin Bazaar denilen pazarına geldik.. Burası bizim kapalı çarşı,mısır çarşısı gibi bir yer ama her şey var, halk buradan giyecek yiyecek her türden alışverişini yapıyor. Oraya indiğimde gözlemlediğim ilk şey şu oldu ; ne kadar da Eski Türkiye… Bize ait eskide kalmış birçok eski örfün adetin sosyal yaşamlarındaki yaşayış biçimlerinin burda hala devam ettiğini görmek bana sanki zamanda yolculuk yapıyormuşum gibi hissettirdi. . Herkesin Türkçe ( Azerice) konuşması halkının Müslüman olması ve Osmanlı gibi bir devlet sayesinde aynı tarihi süreçlerden geçmek bana çok daha fazla samimi hissettirdi. Ne de olsa aynı tarihi paylaştığımız dönemler olmuş…image

  
Pazarın içine rastgele girip çıkıyoruz, labirent gibi daracık sokakların birinden bir diğerine atlıyoruz. Ara sıra önümüze birileri çıkıp bir şey ikram ediyor. Bazaar’da tanıştığımız bir amca yakındalar bir göl olduğunu ve epey güzel olduğunu söylüyor . Oraya gitmek için dışarı çıkıyoruz. Paraya ihtiyaç duyabileceğimizi düşünüp yanımızda getirdiğimiz 40 doları dinara çevirmek için girdiğimiz dövizcide biriyle tanışıyoruz. Bizim yaşlarda genç bakımlı bir çocuk. Şansımıza oda oraya gidiyormuş, “gelin taksiyle gidelim” diyor, taksi paramızı ödeyip Şah Gölün’e kadar getiriyor bizi. Önce gözümüze kestirdiğimiz bir kebapçıda, karnımızı doyuyoruz. Şah gölünün hemen kenarında olan restorant göle göre biraz aşağıda duruyor, bir göz atalım diye çıkıyoruz ve büyük bi hayal kırıklığı, hatta görünce gülüyoruz. Burası bildiğin Ankara gençlik parkı gölet, ortada bir şah evi var, tüm olay bu yani. Orda fazla oyalanmayıp, hemen yukarıdaki parka geçip biraz kestiriyoruz. Şah Gölünün karşısında bir nargileci bulup, keyif yapalım istiyoruz e bilirsiniz İranın nargilesi meşhurdur. image

Akşama doğru Tebriz merkeze otostop çekip, uyuyacak park arıyoruz. Romanyadan beri uyku tulumunu açmamıştık, Türkiyenin heryerinde couch bulduk, ama burda internete erişimimiz olmadığından couchsurfing zahmetine hiç girmiyoruz. Parka geçip çantalarımızı birbirine bağlayıp uyumaya koyuluyoruz. Sabaha kadar havlayan köpekler bir yana uzun zamandır bu kadar üşüdüğümü hatırlamıyorum. Sabah olmuyor bir türlü, kıçım donuyor resmen. Neyse kii sabah güneş doğduğunda biraz uyuyabildimde uykumu aldım. Parkta elimizi yüzümüzü yıkayıp,marketten zeytin ekmek alıp kahvaltı yapıyoruz. Ardından Tekrar otostopa çıkıyoruz kısa kısa otostoplarla ana yola kadar çıkıyoruz. Tahrana yaklaşık 650 km yolumuz var. Her bindiğimiz arabada kafa sallama videosu çekiyoruz. ( yakında onlarda olacak burda:)) Askerinden, çiftcisine binmediğimiz araba türü kalmıyor. Uzun bir tır yolculuğu ardından Tahran’a geliyoruz. Burası ülkenin Başkenti, nüfusun en kalabalık olduğu şehir. Şehrin bilmediğimiz caddelerinde yürümeye başlıyoruz. İki tane genç yaşlarca çocuk bize selam veriyor fotoğraf çekilebilir miyiz diye rica ediyor Azeri aksanıyla. Sırayla birbirlerinin fotoğrafını çekiyorlar. Tahran gece saat geç olduğundan her yer kapalı bizde bir park bulur yatarız diye tüm şehri yürüyoruz sonunda küçük çimlik alan bulup, uyku tulumların içine girip uyuyoruz. Yaklaşık 2 saat sonda yağmur başlıyor ve apar topar kalkıp hemen parkın yanında olan küçük bir çadırın altına giriyoruz. Bu çadırlar şehrin her yerinde var gece gündüz ücretsiz çay dağıtıyor Muharrem ayı dolayısıyla. Bir süre sonra çadıra da yağmur girince, saat 5 gibi açılan metronun Mescidine girdik burda güzelcene uyuduk taki saat 8 de mescidden kibarca kovulana dek. Kahvaltı yapmak için hem wifi’i olan hem de ucuz bir yer arıyoruz. Bu sırada bende wifi sormak için bir bankaya giriyorum ve yaklaşık 2 dk sonra çıktığımda bizimkilerin olmadığını fark ediyorum. Arkalarından biraz gidiyorum bulamayınca tekrar dönüp wifiden yazıyorum. Nasıl olsa wifi bulacaklar, saat başı belirlediğimiz bir yerde buluşuruz diyorum. Gün boyu birbirimizi bulamıyoruz. Bu durum şehirde tek dolaşmama, daha fazla gözlem yapmama imkan sağlıyor tabi ki. Bir iran hattı satın alıyorum, ve Safa’ların beni yönlendirdiği bir couch’a gidiyorum. Metro kullanıp epey yürümem gerekiyor adrese göre, benimde yanımda hiç tümen yok. Rica edip ücretsiz geçiyorum. Evi bulduğumda, şaşırtıcı bir couchsurfer modeli ile karşılaşıyorum. Kapıyı misafirlerden birisi açıyor ve beni içeri alıyor, bir kat aşağıya iniyorum ve karşımda dünyanın farklı yerinden bir sürü insan.. Kim ev sahibi bir fikrim yok, bana bir yer gösteriyorlar geçip güzel bir uyku çekiyorum dün gecenin acısını çıkarıyorum. Uyandığımda ortak alanda bisikletiyle Tayland’dan gelen çinli bir arkadaş tek başına müzik dinliyordu, sonradan bize dahil olan Alman Ericle epey sohbet ediyoruz fotoğraftan, kutuplar neden eriyora kadar konuşuyoruz. İlerleyen saatlerce yaşça bizden epey büyük birisi eve geliyor. Kendini tanıtıyor, ev sahibiymiş ( Hayyam house ) bana el çizimi bir harita ve bir anahtar veriyor. Hoşgeldin deyip etraftan ve evden bahsedip tekrar dışarı çıkıyor. Bu çok ilginç bir deneyim oldu benim için dünyanın farklı yerlerinden bir sürü insanla birlikte “Biz” olduk. Bestami wifi bulmuş, yarın otogarın oradaki ana yolda buluşalım diye mesaj attı, İsfahana doğru otostopa başlayacağız. image

Dünya Turu 59. gün | İstanbul’dan Tahran’a Otostop

Öğleden sonra saat 3’e geliyordu. 2 gündür Balat’ta Harun’nun evinde kalmıştım. Kapıyı çektim son bir kere daha çantamı kontrol ettim pasaportumu yokladım, çünkü o oradaysa gerisi çokta mühim değidi.Telefonumda bir kaç cevapsız çağrı ve mesajlar vardı, Bestami ve Sümeyye’yi epey beklettim sanırım. Sırt çantamın bel kemerini sıkıp hızlı adımlarla ana yola yürüdüm buradan otostop çekip Eminönün’e geldim. Şehir içi otostop’un en kolay olduğu yerdir haliç kıyısı, hiç yolda kaldığımı hatırlamıyorum. Nereye diye soran amcaya Hindistan’a diyince biraz afalladı. O şokunu atlatana kadar ben arabadan indim zaten. Sümeyye Galata manzaralı çimlerde oturmuş beni bekliyordu. Hemen kalkmak yerine biraz konuşalım, son kez istanbul manzarasını izleyelim dedik ve oturduk bir mühlet. Sonrasında Bestamiyle buluşup İstanbulda ki son bir kaç işimizi yaptık. Dürüm Yemek, kapalı çarşıda İsveç kronu bozdurmak, aşı olmak vs.

Uzun otostop yolculuğu başladı böylece.
Oktay abi ve İbrahim beraber gidelim diye çamlıca gişelerinde bizi bekliyorlardı. Bizde bir iett otobüsüne atlayıp oraya vardık. İstanbul’dan Ankara yönüne gitmek için en iyi nokta burasıdır. Amacımız hep beraber Anlaraya gidip orada bir gece Ekrem abilerde kalmaktı. Selamlaşmamızdan sonra elimi kaldırdığım ilk tır durdu. 4 kişi bir tıra atladık. Gayet şanslı başlamıştık, şansımıza öyle kafa dengi birine denk geldik ki yaklaşık yarım saat sonra viskiler çıktı ortaya,muhabbet derin, kafalar hafif çakır keyif kahkahalarla boluya kadar geldik.
Abi burda uyumak isteyince, bizde yola devam edip tekrar otostop’a koyulduk. Elimi kaldırdığım ilk araç yine durdu. İki kişi alabileceğini ve Ankara’ya gittiğini söyleyince Oktay abi ve İbrahimi onlarla gönderdik. Bizde yola devam edip uzun süre otostop çektik, sonunda bir Metro Turizmin otobüsüne gittik ve yolda kaldık bizide Ankara’ya atarmısın deyince aldı yaşlı şöför amca kıramayıp aldı bizi.

Saat gece 3’e geliyordu ve Ankara da öyle bir yerde inmiştik ki otostop mümkün değil. Gecenin bir yarısı köpeklerin kediyi parçalamasını izledikten sonra aynı köpek bizede saldırdı. Bizde çantalarımızla savuşturup hızlı adımlarla yolu takip ederek uzaklaştık. Çok geçmeden yanımıza bir taksici durdu, bizde durumumuzu anlatıp otostop çektiğimizi söyledik. Gelin sizi şehir merkezine götüreyim dedi. Şansımız yine döndü, önce otobüse sonra taksiye otostop çekmiştik. Bizi bıraktığı yer Ekrem abilerin evine yarım saatlik yürüyüş mesafesinde bir yerdi. Yolun karşısına geçip bomboş Ankara sokaklarında yürüyorduk ki refleks olsa gerek araba sesini duyunca elimi kaldırdım. Birde önümüzde ne dursun. Tek kapılı spor bir Porshe. Bestamiyle birbirimize baktık , yok artık deyip atladık tek kişilik koltuğa ikimiz birden. Boş caddeleri fırsat bilip gecenin 4’ünde 250 km hızla uçak gibi gidiyorduk. Abimiz mafya babası gazino sahibiymiş sağolsun bizi evin önüne kadar bıraktı.

Ekrem abilerde bir gece dinlendik. Güzel bir kahvaltıdan sonra yol için alışveriş yapıp son dakika saat 6 da kalkacak olan Kars trenine binmeye karar verdik. 4 kişi 3 tane bilet alıp Sivasa kestirdik. Tren yataklı kuşetli yani tam keyf treni. Günler sonra trenle yolculuk yapmayı özlediğimi fark ettim. Hatta öyle bir duygu ki trene binince evimde gibi hissettim. Bence dünyanın en güzel yolculuğu tren yolculuğudur.


Sabaha karşı Sivasa gelince kondüktör bizi indirmek için kapıya dayandı, bizim inmeye hiç niyetimiz yok gideceğimiz yere kadar gitmek istiyoruz, ne kadar uyuyor numarası yapsakta uyandırdılar bizi. Biz de tren durunca iniyor gibi yapıp koltuklu bölüme geçtik. Burada da yaklaşık 2 saat için içinde kovalamacan sonra Sivas – Divriğin’de trenden atıldık. İyikide atılmışız, burası sivastan tamamen bağımsız, insanı insan bir köy. Özellikle Divriği Ulu Cami hakkında öğrendiklerim beni net bir şekilde büyüledi. Bu caminin kapısındaki her motifin bir anlamı var ve her şey o kadar ince düşünülmüş ki gördüğüm en iyi osmanlı eserlerinden.

İşte o muhteşem güzelliğin içinde kendimi kendim gibi hissetmemin fotoğrafı ve o muhteşem mimarisi …

image

imageDevam edelim… 

Divriği coğrafi konum olarak oldukça sapa bir yerde, buradan Erzincan üzerinden Ağrı’ya gitmemiz gerekiyordu fakat yolda geçen araba görmek neredeyse imkansızdı. Saatlerce bomboş yolda otostop çekmek için bekledik, sonunda bir araba geldi ama bizi görünce korkup gaza iyice yüklendi. Bizimde keyfimiz yerinde tabi, ne zaman sıkıntımız var ne de bir yere yetişmek için acelemiz. Oturdum bir kavak ağacının altına, ağzımda bi ot parçası geveleyip dururken. Bir araba daha geldi. Bizimkiler konuşuyordu hiç kalkmadım yerimden sonra Emre koş diyince dedim sonunda bulduk bir araba. Karayolları arabası çalışanlarda yolları kontrol ederek gidiyorlar. Araba pikap olduğundan arka kısmına geçtik. Soğuk bizi epey yordu üstüne birazda ıslandık. Zara’ya kadar geldik yol kenarında soba yanan küçük bir yerde gözleme açan teyzeyi görüce birer tane yiyelim istedik hemde ısınmış oluruz.
Burası Sivas’tan Erzincan yönüne giden ana yol üstünde bir şehir. Yol kenarında otostop çekerken üstümüze araba sürdü dilgil herifin teki arkasından epey giydirdik tabi kulağını çınlattık. Ardından Van’a giden bir otosbüs durdu. Otostop çektiğimizi anlattık ve bizi Erzincan’a kadar bırakabilir misiniz diye rica ettik. Atlayın ! Dedi. Erzincan otogara indiğimizde hepimiz söylene söylene ” of be ne yordu otobüs bizi ” oldum olası otobüs yolculuklarından nefret ettim. Bedava olsa dahi!
Otogardaki restorandan ekmek istedim, sağolsun kırmadı iki ekmek domates biber verdi. Akşam yemeğinide aradan çıkarmış olduk. Otogarda biraz dinlendikten sonra tekrar yola çıktık, Erzuruma giden bir tır alırsa yata yata gideriz düşüncesiyle bir iki saat otostop çektik. Bir araç durdu, ve Üzümlü’ye kadar gidiyoruz diyince bizde bindik. Bu biraz riskliydi çünkü orası neresi bilmiyorduk ve gidemezsek şehre geri dönememiz mümkün olmayabilirdi. Bu riski göze aldık ve Üzümlü yol ayrımına kadar geldik. Uzun bir süre gerçekten de kimse almadı. Murat bir şekilde öğrenmiş o taraflarda olduğumuzu, hemen aradı ve tamda otostop çekmeye çalıştığımız yerde arkadaşının olduğunu ve arabasıyla gelip bizi alacağını söyledi. Biz şanslı değiliz de neyiz şimdi ! Numan geldi aldı bizi, evde harika yemekler, güzel bir misafirperverlik bizi karşıladı. Buranın lezzetli üzümünüde yemeden gitmek olmaz. Ayrıca burada üzümleri lezzetli yapan şey insan gübresiymiş. Bunuda ilginç bir bilgi olarak yazdım bir köşeye.imageişte bilmediğimiz o Üzümlü.

Ardından…
Sabah Numan bizi yol ayrımına kadar bıraktı. Hemen ilk otostop çektiğimiz araç durdu. Duran caner abi, burada şantiyesi varmış. Yolda bir sürü hikayesini dinledik, sonra bizi iş yerine götürüp güzel bir kahvaltı ısmarladı. Yol hep süprizlerle dolu, öyle güzel hikayeler dinledim ki ufkum açıldı resmen. Caner abi kahvaltıdan sonra bizi yola tekrar bıraktı. Çok geçmeden arkası açık bir pikap aldı, Erzuruma gidiyormuş. Biraz rüzgar yesekte çok keyifli bir otostop yolculuğu oldu. Erzurum şehir merkezine kadar bıraktı bizi.
Erzurum bizi yordu. İnsanlarıyla iletişim kurmak oldukça zor oldu bizim için. Neyseki işlerimizi halledip akşama doğru yola koyulduk. Erzurum tabelasını geçince bir oh çekmedim değil.
Yoldan otostop çektiğimiz bir içki toptancısının minibüsünde iki kişilik yere üst üste 4 kişi binmeyi başardık. Uzun bir yolculuktan sonra, Erzurum’un ilçesi olan Horosan da bıraktı bizi. Gece olunca buradan tırlar, arabalar ağrıya gitmeye korkarmış terör olaylarından dolayı. Hatta bakkalda sohbet ettiğimiz çocuk şöyle dedi.

-Siz nereye gidiyor, teklikelidir ha orda devlet yoktur.

Dedim ki

-Ankara’da var da ne oldu?
Uzun bi aradan sonra bir araba durdu Ağrıya gidiyormuş. Atladık hemen arbaya, ve başladı ünlü teröristlerin yol kestikleri yerler. Öyle ziviri karanlık yerlerden geçiyoruz ki korkmamak elde değil. Zaten yol boyunca araba bir sessizlik hakimdi sanki her an bir şey olacakmış gibi. Neyse ki sağsalim Ağrı merkeze geldik. Bizim amacımız doğu beyazıta gitmek olduğundan tekrar otostopa devam edip gecenin bir yarısı Doğubeyazıt ilçesine vardık. Burda daha önceden konuştuğumuz, bizi evinde misafir edecek bir arkadaşımız vardı. Doğruca onun evine gittik. Evde bizden önce Couchsurfing ile gelen Arjantin’li bir çift vardı. 7 yıldır birlikte seyahat ediyolarmış ve bizim şuanda gideceğimiz rotadan geliyorlar. Blog isimlerini ve Facebook’larını aldım takip etmek keyifli olacaktır.

Sabah kalkıp güzel bir sucuklu yumurtalı kahvaltıdan sonra İshak Paşa Sarayı’nı görelim diye çıktık dışarıya. Uzunca bir yol ve tam karşı tepeye kurulmuş İshak Paşa Sarayı her zaman ki gibi şehrin en güzel yerini kapmış. Saraya doğru yürüyoruz görünen köy kılavuz istemez misali, derken bir tekkeli motorun arkasında buluyoruz kendimizi, ardından bizi saraya kadar çıkartan misafirperver Ağrı halkınım bağrından kopup gelmiş cevdet amca alıyor. Sarayda deli divana gibi koşturuyoruz, ordan oraya CS onar gibi zıplayıp dururken Bestami
Hadi tepeye çıkalım diyince hemen sarayın arka tarafında urartulardan kalma kaleye çıkıyoruz. Eğer yolunuz düşerse buraya, kalenin hemen arkasından biraz dikçe olan kayalıkları tırmanın ve İnanılmaz güzel Ağrı Dağı manzarasının tadını çıkartın.

image
Yağmur bulutların geldiğini görüp hızlı adımlarla şehre gidiyoruz, yolda yağmura yakalanıyoruz tabi suyumuz çıkıyor. Evde biraz kurulanıp eşyaları topladıktan sonra ana yola çıkıp Sınır kapısına otostop çekiyoruz. 4 kişi otostop çektiğimizden bağaj yine bana kalıyor, ufak tefek bir şey olduğumdan bağaja atıyorlar beni. Sınıra geliyoruz, oldukça sakin görünüyor. Passaportlarımıza damgamızı yiyip İran tarafında türk tırlarına otostop çekiyoruz. Henüz şebeke varken Annemi, ve sevdiğim bir iki insanı arıyorum.

İran tarafı biraz garip, yaya yolu yok sadece tırlar için geçişler var bizde yoldan yavaş yavaş yürüyoruz. Sonunda arka arkaya durmuş iki tane türk tırı bizi alıyor. İbrahim ile oktay abi diğer tıra, Bestamiyle bizde bir tıra biniyoruz. Tır Tebrize kadar gidiyormuş. Ben arka tarafa geçip yatıyorum hemen. Bir yandan Recep amca ile muhabbet edip diğer yandan bu yazıyı yazıyorum. Öyle bilgiler, deneyimler var ki recep amcada 2 yıl Afganistan’da yaşamış, 1 yıl fasta yaşamış ve birçok ülkenin kültürünü “özünü” iyi biliyor. Bir kaç saat sonra bir restorana çekiyor bize güzel bir yemek ısmarlıyor. Yanında da Pipi marka iran kolasıyla. İranda gece 12’den sonra tırların yolda olması yasak olduğundan Recep amca siz üst koltukta uyuyun ben aşdadakin de , sabah yola devam ederiz diyor. Bizde ayıp olmasın, rahatsızlık vermeyelim hem bizi götürüyorsun üstüne yemek ısmarlayıp tırda yatırıyorsun desekte o galip çıkıyor ve tırda sabahlıyoruz. Sabaha karşı, uyanıyorum karşımda güneşin mükemmel doğuşuyla. Recep amcada keyifçi yapmış kahvesini inmiş aşağıya Sigara içerek gün doğumu izliyor. Sessizce yanına gidip, anın büyüsünü bozmadan

– Günaydın Recep amca

– Günaydın, iyi uyabildin mi?

– Evet, iyi dinlendim. Güneş çok güzel değil mi…

– Sabahları keyfim bu benim, sigara kahve, güneş…

image

Harçsız Pasaport Nasıl Alınır 2015 – 2016

 Eğer öğrenciyseniz ve harçsız pasaport çıkartmak istiyorsanız pasaport harçlarından muafsınız demektir.
(Pasaport kanunu 15. maddesi)

 Sadece defter parası (87.5 TL) ödemekle yükümlü olduğunuzu unutmayın.



Edit : Son çıkan yasaya göre artık aşağıda anlattığım adımları  yapmanıza gerek yok ! Yani dilekçe istenmiyor. 25 yaşı altında isedeniz sadece öğrenci belgeniz, fotoğrafınız ve kimliğiniz ile pasaport şube müdürlüklerine gidip pasaportunuzu alabilirsiniz. Eğer paranızı daha önce yatırmışsanız makbuzunuz ile bankaya tekrar gidip tekrar paranızı da alabilirsiniz. Yaşınıza göre pasaport alabiliyorsunuz. Mesela 21 yaşındaysanız 4 yıllık, 24 yaşındaysanız 1 yıllık pasaport alabiliyorsunuz. Açık öğretim öğrencileri içinde aynı şeyler geçerli.

Vizesiz Ülkeler Listesi

1. Adım
Önce okulunuzun öğrenci işlerine gidip
” Ben harçsız pasaport çıkartmak istiyorum “ diyorsunuz onlar anlayıp zaten daha önceden hazır olan dilekçeyi size vereceklerdir. Yada sizden bunun için dilekçe yazmanızı isteyebilirler.
Bu dilekçeyi alıp güzelce dolduruyoruz/yazıyorsunuz. Burda önemli olan iki yer var;
yurt dışına çıkış süreniz ve hangi amaçlar gittiğinizi belirtmenizi istiyor ( kültürel, spor, konferans gibi) tarihi olabildiğince ileri bir tarih seçerek konferans bulun kendinize ve onu yazın. Bazen davet mektubu görmek isteyebilirler. Konferans bulmak için allconferences işinize yarar. Her türden konferansı görebilirsiniz. ( Bulamazsanız, bir word dosyasına kendi adınıza fake bir davet mektubu düzenleyebilirsiniz, sonuçta bu pasaport hakkımız ve  almamak için hiç bir nedenimiz yok )

Turistlik olunca bazı dekanlar imzalamıyor.
Bu dilekçeyi fakülte dekanına ve bölüm başkanına imzalatıyorsunuz. Daha sonra tekrar öğrenci işlerine verip genel sekreterin onaylaması için bir gün bekliyorsunuz. Bu durum okuldan okula değişebilmektedir, en sağlıklı bilgiyi öğrenci işlerinden alırsınız.

2- Adım

 Eğer genel sekreterlik onaylamış ise ki büyük ihtimal onaylanmıştır o dilekçeyi alıp vergi dairesine götürüp birde orada onaylatıyorsunuz ( 5 dk içinde tüm işlemler bitiyor)

3 – Adım

Herhangi bir bankaya gidip Pasaport defter parası yatırıyorsunuz. ( 82.5 TL )

4- Adım

Bundan sonra işlemler normal pasaport başvurusu gibi

Elinizdeki onaylı belge, 2 fotoğraf, kimlik ve makbuzunuz ile en yakın pasaport şube müdürlüğünden işlem yapabilirsiniz.

1 hafta sonra adresinize yada belirttiğiniz Ptt şubesine pasaportunuz geliyor.

Diğer tüm Seyahat rehberi ve hikayeleri için Yol Günlükleri sayfamı inceleyebilirsiniz

 

Türkiye Pasaport Harç ve Defter Bedelleri
Harç Bedeli Defter Bedeli Toplam
6 AY 111,7  TL 87,5  TL 199,2   TL
1 YIL 163,3  TL 87,5  TL 250,8   TL
2 YIL 266,4  TL 87,5  TL 353,9   TL
3 YIL 378,3  TL 87,5  TL 465,8   TL
4 – 10 YIL 533,1  TL 87,5  TL 620,6   TL

Dünya Turu 26. Gün | Danimarka – Kopenhag

Hollandaya giden Hollanda’dan uzun bir sürede çıkamıyor derlerdi, aynen öyle oldu. Tam 8 gün kaldım bu ülkede. 

Den haag’da Türk host’umuz Cihan abi öyle güzel ağırladı ki hemde hiç tanımadan bizimle evini yatağını yemeğini paylaştı harika kahvaltılar hazırladı. İyi ki varlar böyle insanlar ki böyle insanlar hayata karşı umut ışığı oluyorlar. Artık veda vakti geliyor ve evden ayrılıyoruz.

Burdan sonra yol arkadaşım Bestamiyle bazı nedenlerden dolayı bir kaç günlüğüne ayrılıyoruz. Ben kuzeye o güneye gidiyor İsveç-Malmö’de buluşuruz diyip vedalaşıyoruz. Artık yolda tekim ilk hedef Kopenhag deyip atlıyorum trene, bunun için 15 saat’e yakın yolum var. Uzun bir yolculuktan sonra Almanya’nın Hamburg şehrine geliyorum. Trene binmeye çalışıyorum ki kuzeye giden trenlerin hepsi suriyeden gelen mültecilerle dolu. 2 saat sonra zor bela bir trene biniyorum. Yaklaşık 4 saat yolculuktan sonra tren boğazı geçmek için bir gemiye biniyor ve herkes trenden inip geminin güvertesine çıkıyor. Baltık denizini geçiyoruz. Gemi karaya yanaştığında kapılar bir türlü açılmıyor sürekli almanca ve danimarkaca anonslar yapılıyor. Gemide ve trende bir panik havası mevcut bir yandan gayet sakinler anlam veremiyorum. Sonunda bir kaç backpaker’a neler olup bittiğini soruyorum. Meğerse gemiden kaçmaya çalışan mülteciler olmuş ve polis gemiyi karantiya almış. Doğal olarak saatlerce mahsur kalıyoruz trende. Yemek ve su dağıtıyorlar bir süre öylecede bekliyoruz. Bir ara firstclass’a telefonumu şarj etmek için bölümüne gittiğimde polisin onları tek tek dışarı aldığını ve bir yere yönlendirdiğini görüyorum. Kaçar mı benden? hemen sırt çantamı alıp pasaportumla beraber firstclass’a dönüyorum. Kontrol edip benide bir otobüse alıyorlar ve Kopenhaga otobüsle devam ediyoruz. Böylece belkide sabaha kadar sürecek olan beklemeden yırtmış oluyorum.

 

Kopenhag
 
Kopenhag İskandinavya ülkelerinin en güzel şehirlerinden. Şehri yüzüstü görüp hemen 30 dk uzaklıkta olan Malmö’ye geçiyorum. Malmö İsveç’in en büyük 3. Şehri 10. Yüzyıldan kalma binalar şehri görkemli bir hal haline sokuyor. Burda CS’den daha önce ayarladığım Chaterinanın evine doğru gidiyorum. Güzel bir akşam yemeği ile uzun uzun sohbet ediyoruz erken kalkması gerektiğinden Chaterina odasına geçiyor.  

 
Bizde yine couchsurfinden gelen Ali ile aynı odayı paylaşıyoruz. Sabah olduğunda tekrar trene atlayıp komşu ülke Danimarka’ya tekrar geçiyorum. Keşfedilecek çok yer var Kopenhag’da. Önce Nyhavne ye gidiyorum sonra da şehri tepeden gören Vor Frelsers kilisesi tırmanıyorum daha sonra hemen yanında olan Özgür şehir Christiania’yı keşfediyorum.

  
Burası 850 kişi nüfuslu özgürlüğünü ilan etmiş bir mükemmel bir yer. Hippi’lerin uzun savaşlar sonucu aldıkları ve sonunda bir yerleri var dedirten harika doğası olan 34 hektar büyüklüğünde bir yer. Burda herşey serbest ve içeri polis kesinlikle giremiyor. Böyle bir yerin varlığı öyle güzel hissetiyor ki Gezi Parkı zamanlarını hatıyorum. Fotoğraf çekmek yasak olduğundan çaktırmadan bir tane çekmeyi başardım sanırım.

 

danimarka
Christiania – Kopenhag
 
Gölün kenarında gezerken bir kız beni durdurup birşeyler soruyor. Sonra ingilizce anlamadım deyince, parkın sonunu gösterip burda bitiyor mu diye soruyor. Bende hayır aslında devam ediyor ve çember çiziyorsun deyince elimdeki gösterip bana katılmak isterimsin diye soruyor. Why not deyip bir banka geçip sohbet etmeye başlıyoruz uzun uzun.. Önümüzde bir göl arkamızda yemyeşil orman atlı bisikletli insanlar geçiyor önümüzden. Norveçliymiş kopenhag’ı çok bilmiyor Odesse trenini bekliyor akşam

için erkek arkadaşının yanına gidiyormuş o zamana kadar burda vakit geçiriyor. Uzun zaman önce hippie olarak yaşamış ve artık sistem beni yendi, çalışıyorum diyor. Bende kendi hikayemden bahsediyorum. Cesaret gerektirdiğinden bahsediyor ve herşeyi bırakıp yola çıkmak harika bir duygu bende tekrar birşeyler uyandırdığın in teşekkür ederim diyor. Bu mutluluk verici bir şey. İnsanlar yaşadıkları hayatı aslında ne kadar kolay bir şekilde kendi istedikleri gibi bir yaşam tarzına sokmanın tamamen bakış açısı ile ilgili olduğundan bahsediyoruz. Hemen arkadamızda mega bir şehir insanlar bir şeyler için koşturuyorlar biz burda elimizdeki Elma’nın ne kadar keyif verdiğini anlatıyoruz birbirimize. 
Parkın etrafında büyük bir çember yapıp hiç tanımadığım ama çok güzel vakit geçirdiğim insanla vedalaşıyoruz. 

 

kopenhag gece hayatı
 
Kopenhag gece hayatı epey canlı, burda pupclawl’a katılıyorum yaklaşık 50 kişilik grupla o bardan bu bara geçiyoruz ne kadar içsemde bir türlü şarhoş olamadım o gece ilginçtir içkilerde alkol yok ! Gece 4 gibi tren garına geliyorum artık uyumam lazım. Mülteciler için getirdikleri battaniyeden alıyorum ve garın bir köşesine kıvrılıp yatıyorum. 

 

emre durmuş
kopenhag – yol günlükleri
 
Bir kaç gün boyunca şehride bisikletim ve kulaklığımla şehirde öylece dolaşıyorum. Bundan sonraki geceler uyumak için İsveç’e Malmö’ye gidiyorum gündüz tekrar Kopenhaga geliyorum. Eğer avrupada bisikletin varsa ulaşım inanılmaz kolay ve bence şehri keşfetmenin en kolay şekli. 
Interrail biletinin olması özgürce istediğin trene binmene olasılık veriyor. Hal böyle olunca rastgele trenlere binip farklı şehirleri keşfediyorum. Helsingor baltık denizinin kalesi gibi bir şehir. Bizim çanakkale gibi boğazı bekliyor. Çok önemli tarihi var havanın kötü olmasına aldırmadan turist akınına uğruyor görkemli Kronborg Kalesi.
Ertesi gün Aalborga’a gidiyorum hiç bir fikrim yok yine bu şehir hakkında. CS’den Mie’nın daveti üzerine 8 saatlik bir tren yolculuğu yapıyorum. Mir bana küçük bir koltuk ve yumuşak bir yorgan veriyor bu dinlenmem için çok iyi geldi gerçekten sabah olunca Mie’ya bir mektup yazıp sırtlıyorum çantamı ve yola koyuluyorum. Öğrenci şehri ve sakin şehir de 24 saat geçirdikten sonra tekrar Kopenhag’a dönüyorum. Yol arkadaşım Bestami gelmek üzere şu günler onu garda kaşılamak istiyorum. O gelince hedef kuzey’e Norveçe gitmek… 

   

Kopenhag – Aalborg tren hattı
       

  

  

  

Parasız interrail yapmak

Çok az paranız var ya da hiç yok diyelim ama bu yola çıkmak istiyorsunuz. Çünkü yolda olmanın öyle parayla pulla ölçülebilir şeyler olmadığını biliyorsunuz. O zaman gelin size biraz backpaker ruhundan bahsedeyim.

İlk önce yaşıyacağınız iyi ya da kötü her şeye hazırlıklı ve kabullenmiş olmalısınız. Her şeye açık olun ve denemekten çekinmeyin. Hayatınızda yaşayacağınızda en güzel günler olabilir.
Bunu yapabilmeniz için tecrübe ettiğim interrail tricklerini paylaşacağım.
Yoldayken ihtiyaç duyduğumuz 4 temel şey vardır.

  1. – Yemek
  2. – Ulaşım
  3. – Konaklama
  4. – Passaport ve vize

Ulaşımı aradan çıkarıyoruz zaten interrail biletiniz olduğunu varsayarak yazıyorum bunları.
Yemek

  • Marketten toplamda 1 € luk alışveriş yaparak 2-3 öğün geçiştirebilirsiniz.
  • Zeytin Ekmek
  • Peynir Ekmek
  • Benim favori yiyeceklerim
  • Suya para vermeyin bir şişe bulup çeşmelerden doldurabilirsiniz.
  • Mc donals ve Burger Kinglerin çoğunda içecek limitsizdir ordan istediğiniz kadar ücretsiz kola fanta vb. içebilirsiniz.
  • Herhangi bir restoranta gidip gezgin olduğunuzu ve karnınızın aç olduğunu söylediğinizde mutlaka size yemek vereceklerdir. En fazla 3. denemenizde çok güzel yemeklerle karnızı doyurmanız mümkündür.
  • – Avrupanın büyük şehirlerinde Amsterdam, Barcelona, Paris, Berlin gibi şehirlerde sokak showu yapabilir 1 saat içinde yaklaşık 20-30 € kazanabilirsiniz. Neler yapabileceğiniz hakkında detaylı bilgi için bu yazıyı okuyabilirsiniz ( Link ) Gezginin yolda para kazanma yolları
  • Bankeri dediğimiz unlu mamülleri gibi ekmek ürünleri satan bütün yerler akşam kapatırken bayatlamış ya da yarına bayat olacak ürünleri sizinle paylaşmaktan zevk duyacaklardır. Çekinmeyin sorun.
  • Hostellerin mutfaklarını kullanarak yemek yapabilirsiniz. Burda free-food bölümleri bulunmakta makarnadan yumurtaya kadar bir sürü yemek bulabilirsiniz. Kimse size hostelde kalıp kalmadığınızı sormayacaktır.

Konaklama
Daha önce dışarıda kalmış isesiniz bu sizin için zaten hiç sorun olmayacaktır.
Öncelikle yola çıkmadan yanınıza mutlaka bir uylu tulumu almanızı tavsiye ediyorum. Çok yerde işinize yarayacak.

  • ilk önce tabiki Couchsurfing ve İnterpals gibi uygulamaları deniyoruz. Nasıl kolay host bulabileceğiniz hakkında bu yazıyı okuyabilirsiniz. Couchsurfing ile kolay yer bulmak
  • – Gece trenleri kullanarak geceyi trende geçirebilirsiniz.
  • -Avrupadaki büyük tren garlarının hepsi 24 saat açıltır. Uyku tulumuzunu açıp burda uyuyabilirsiniz.
  • Bazı cami ve kiliseler hep açıktır içeri girip kimsenin sizi görmediği bir köşede yatabilirsiniz. Böylece rahatsız edilmezsiniz.
  • Büyük hostellerin ortak kullanım alanlarında uyuyabilirsiniz. Kimse sizin hostelde kalıp kalmadığınızı anlamayacaktır.
  • Parklar bizim evimizdir. Gördüğünüz bütün çim alanlarda uyku tulumunuzu açıp yatabilirsiniz. Çantanıza sarılıp yatmanızda da fayda var malum hırsızlığa karşı dikkat etmek lazım 
  • En son ihtimal Booking’den ya da Hostelworld’den 5-10 € ya çok rahat bir hostel bulabilirsiniz.

Passaport ve Vize

Vize : 60 € bundan kaçış yol malasef

Passaport :

Öğrenci iseniz  yine şansınız dönmüş demektir. ( değilseniz hemen şimdi açık öğretimde herhangi bir bölüme olun kayıt olun, bu size çok kapı açacaktır )
Devletin öğrenciye sunduğu en güzel imkanlarıdan biridir “harçsız pasaport”

Okulunuzdan alacağınız belge ile harçsız pasaportunuzu alıyorsunuz Harçsız Pasaport nasıl alınır? )burda ödemeniz gereken sadece defter parası vardır.

 

Türkiyede Otostop çekmenin en kolay olduğu 10 şehir


1- Ankara

Ankara’nın çevre yolları her zaman bizi istediğimiz yere çıkarmıştır. Ankarada istanbul yönüne giderken Ol… Alışveriş merkezinin önünde bekleriz en fazla 5 dakika sonra tek atış istanbul arabasındasın. Samsun veya Konya yönü içinse mutlaka birisi sizi alır ve yol ayrımına kadar bırakır. Çevre yolu avantajı olan bir şehir.

2- Mersin
Sahil şehri olmasından dolayı otostopa çok elverişli kavşakları vardır. Yollar genelde sakin olduğundan şöförün sizi süzmesi ve güvenip alması bu açıdan önemli bir avantaj. Akdeniz insanın sıcaklığını burda hissediyoruz.

3- Hatay
Otostop şehir içinde dahi kültür halini almıştır. El kaldırmasanız bile birileri nereye gittiğinizi sorup size yardım etmek isteyecektir. Demirçelik sanayi bölgesi olmasından dolayı tır ve kamyonların uğrak yeri olan Hatay’dan Türkiyenin her yerine otostopla gidebilirsiniz.

Otostop_yolgünlükleri

 

4- Konya yolu
Düz ve etrafından yerleşim yeri olmayan bir yol olması sizi gören şöförlere gerçekten bir yerden bir yere gitmek isteyen otostopçu izlenimi vermektedir. Bu yolda tırcılardan yana şansınız çok.

5-Rize
Otostopçuların Ayder yaylası tutkusu üzerine epey bir otostopçunun akınına uğramış halk buna alışageldik bir şekilde kendi kültür haline getirmiştir. Karadenizde genel olarak otostop kolaydır ama Rizede diğerlerinden daha çabuk haraket edersiniz. Öyleki Ayder yolu kavşağında durupta yaylaya çıkamayan yoktur.

image

6-Bolu
Bolu insanı tam bir anadolu insanıdır. İnsanları birbirine sonuna kadar güvenir ve kapılar asla kitlenmez bu şehirde. Böyle bir kültüre ve insana sahip olan bir şehirde hayliyle otostopçuyu yolda bırakmaz.

  • 7-Adana
    Tamamen çevresine doladığı otoban yollarıyla, Akdeniz havası birleşince çok güzel bir otostop şehri oluyor. Anadolu’dan Akdeniz’e Doğudan Güneye adana üzerinden rahatlıkla geçebilirsiniz.

8-Antalya ilçeleri

Antalya merkezden şehir dışına çıkmayı başardıysanız artık çok daha kolay yol alabileceksiniz demektir. Sahil yönünden her iki tarafa da limanı geçtikten sonra insanları sizi daha rahat farkettiği göreceksiniz. Olimpostan, Adresan gibi yol ayrımlarında ikinci bir otostola tüm sahillere inebilirsiniz.

Emre durmuş Hasan bedir ezgi küçük
Yılın otostopu kemerde bir kepçenin kepçesinde 4 km yol gelmiştik

9-Eskişehir

Öğrenci şehri olan bir şehirden bu beklenirdi. Elini kaldırsan aha bu öğrenci deyip duran insanlar her yerde görebilirsiniz ama şehir biraz dışına çıkmanız gerek burasıda bu yönüyle antalyayı
10-Diyarbakır
Doğunun nerdeyse tüm şehirlerde otostop kolaydır fakat Diyarbakır bir adım daha önde. Son zamanlardaki karışık durumlardan dolayı ne kadar batının insanı oralarda otostopun zor olduğunu düşünsede gerçek farklıdır. Gezen bilir, gidin ve görün.