Koh Rong Adası Yol Günlükleri

…Geceden kalmayım, henüz uyuyalı bir kaç saat olmuştu ki  Adile ablanın ‘’ Tekne gidiyor çocuklar ‘’ sesiyle irkildik. Gözümden uyku akıyor, ona rağmen apar topar iskeleye koşuyoruz. Ne ayağımda terlik var ne de üzerimde bir T-shirt. Kafam halen güzel. Geceden yağan yağmur iskeleyi ıslatmış, kaymamak için önümde koşan ayakları takip ediyorum. İskelenin sonunda demirden oldukça eski eşya dolu bir yük teknesi bizi bekliyor. Arda’nın atladığını gördüm. Ardından elimden tuttu beni çekti. Teknenin arkasına geçip yere oturduk. Gökyüzü gri bulutlarla kaplanmış, turkuaz denizin üstünde yavaş yavaş iskeleden uzaklaşmamızı izledik, az sonra yağmur fırtınasının içine doğru gireceğimizden habersiz….Hemen karşı taraftaki Koh Rong Samloem adasına gidiyoruz. Adalar arası bir yolculuk…

Koh Rong Adası 1. Gün

Kamboçya’ya geleli bir kaç gün oldu. Tayland sınırından itibaren uzun bir otostop yolculuğu sonrası Koh Rong adasına giden teknelerin kalktığı yere geldim. Çantamı yere koydum, etrafıma baktım güzel bir plaj burası oldukça haraketli ama güneş batmak üzere olduğundan denizin güzelliğini tam göremiyorum. Aklımdan kaba taslak bir plan yaptım. Bir an önce Koh adasına gideyim Özgür’ü bulayım tanışayım bir en fazla iki gün kalırım sonra yola devam ederim..

Merhaba, Koh Rong adasına ilk vapur ne zaman?

-En erken yarın sabah 8’de

Aa öylemi, tamamdır o zaman bu gece de sahildeyim.

(Hemen karşını göstererek )

-İstersen bizim restoranta yatabilirsin

Gerçekten mi? Super, teşekkür ederim.

Çantamı aldım iskeleden plaja yürürken restoranın önünde bira içen bir adama gözüm takıldı. Bu Barış abi ! Bali’de mekanı vardı ilk o zaman tanışmıştık. Koştum masasına abi naber, nasılsın diye sarıldık. Ardından Tuncay abi geldi. Oda yine Bali’de mekan sahibi idi. Şimdi restoranın yöneticiliğini yapıyor. Bira söylediler gece uzun uzun sohbet ettik. Koh adasından, adanın hikayesinden, buraların sahibi bora abiden…

Demek otostopla geldin buraya kadar he…Bali neresi burası neresi, halal valla ! diye söylenip durdu gece boyu. Artık bu duruma alışa geldiğimden insanların tepkilerine verdiğim karşılıkda reklex olmaya başladı.

Gece mekanı kapattılar, onlar evlerine gitti, bana yer yaptılar restoranda bir köşeye geçip kıvrılıp sabahladım. Gece sabaha kadar sineklerle boğuştum, ama güneş doğmadan önce bir kaç saat uyuyabildim.

Sabah oldu. Hemen İskelenin önünde tropikal kamboçya meyveleri satan yaşlı bir teyzeden 50 centlik ananas aldım. Kahvaltımı denizde yaparım, 2 saatlik vapur yolculuğum var nede olsa. Sarı bir tekne yanaştı iskeleye atladım hemen. Çantamı oturduğum bankın altına atıp, etrafı izlemeye koyudum. Bugün de kahvaltım ananas.

Az sonra teknenin dümeninde gözüm birine çarptı, bu adam gün gece biz Tuncay abilerle sohbet ederken yanımıza gelip selam vermişti.  Hamza abi, gittim yanına tanıştık, epey sohbet ettik. Uzun zamandır böyle bir hikaye dinlememiştim. 30 yılı hapiste geçen bir hayat vardı karşımda…

2 saatlik vapur yolcuğundan sonra Turkuaz denizin üzerinde yeşil bir kara parçası gözüktü. Burası Koh Rong olmalıydı. Burada kalmaya pek niyetim yoktu, ne kadar güzel olursa olsun artık Tayland’da adalara doydum diye yola devam etmeliyim diye düşünüyordum.

Tuncay abi bana Coco restoranta gidip Serkan diye birini bulmamı söyledi. O sana konaklama konusunda ve diğer ihtiyacın olan şeyler konusunda yardımcı olur demişti. Bende iskeleden iner inmez hemen karşıda olan Coco’ya gittim. Sekan abiyi buldum, kendimi tanıttım. Sağolsun Coco’nun hostel kısmında bana bir yer verdi.

Saat sabahın 10 olmasına rağmen adanın inanılmaz bir enerjisi var, masalar sandalyeler kumların içinde, mekanların hepsi ahşaptan rengarenk dizilmiş, insanlar ayak yalın etrafta yürüyorlar. Kızlar bikinili, erkeler shortlu. Kahvaltı yapıyorlar, sohbet ediyorlar.

Hostel bölümüne geçip duş aldım, bir iki saat kestirdikten sonra tekrar uyandım. Bu sefer ilk işim Özgür’ü bulmaktı. Vakit kaybetmek istemiyordum. Hem adanın keyfini çıkarmak hemde özgürü bulup bir an önce tanışmak istiyordum. Coco’da bir kaç tane daha Türkle tanıştım bu süreçte. Özgür arada gözüküyormuş ama o kadar. Coco’nun restoranına geçip Bilgisayarımı çıkarttım, bir kaç not aldım, fotoğrafları derledim. Aradan 1-2 saat geçti, kumsalda biraz yürüyüş yaptım, mekanları inceledim. Bu adada, bu kumsalda, denizde, mekanlarda beni neler bekliyor tamamen habersiz önünden geçtim gittim. Sanki yazılmış bir senaryonun isimsiz figüranı gibi…

Koh Rong, Kamboçya2. Gün

Uyandığımda saat 8 e geliyordu. Kapının üstündeki pencereden, hostelin içine güneş ışık süzülüyor. Çalışanlar çoktan ayaklanmış temizlikler yapılıyor, hostelde neredeyse herkes uyuyor. Tam köşe yataktan güvenlik kamerası gibi 14 kişilik yatakhanenin tamamını süzebiliyorum. Kızların hepsi geceden kalma üstleri deniz kumu, saçlar başlar karışmış bikinileriyle kendilerini zor yatağa atmış gibiler. Tayland’dan sonra bu kadar rahat bir hostel görmemiştim. Biraz daha yatakta sabah keyfi yaptıktan sonra, üst kattaki yatağımdan aşağı atladım. Gün başlıyor, kısa bir duştan sonra bir şeyler atıştırmak için Coco’ya gittim. Yemekler 3-4 dolar civarı, bana pahalı geldi ayrıca, canım da menüde ki hiç bir yemeği istemiyor, basit olsun ucuz olsun, bol su içeyim modundayım. İskele’nin üstünde khmer restoranı buldum 1 dolara güzelce karnımı doyurdum üstüne buzlu 50 cent’e buzlu kahve içince kendime geldim. Etrafıma baktım, turkuaz rengi bir denizin üzerindeki iskelede 1 dolara yemek yiyip keyif yapabiliyorum. İşte benim için lüks budur.

Özgür nerede acaba, gidip bir wifi bulsam diye iç geçirdim. Elimdeki buzlu kahve ile biraz plajda dolaşırken ‘’ WİFİ ‘’ yazan bir yer gördüm. Island Boys adında bir yer.

Pardon, acaba 2 dakika wifi kullanabilir miyim? Arkadaşımla burada buluşmam gerekiyordu da..

-Tabiki, Şifre : tigertiger

Teşekkür ederim.

Özgür’e yazdım, sanırım onda da internet yok iletilmedi. Neyse burası küçük bir ada, elbet bulurum. Coco’ya döndüm Serkan abi’ye sordum.

-Çok uzaklaşmış olamaz, ada burası. Üst kata baktın mı?

Hayır, hemen bir bakayım.

Merdivenleri ikişer ikişer çıkarak üste kata çıktım, tam köşede Türk’e benzer iki adam otuyor. Buldum sanırım…

-Merhaba, Emre ben ! Nasılsın?

Aa Emre, hoşgeldin bende de internet yoktu yazamadım sana. Ne yapıyosun, nasılsın?

-İyiyim, dün geldim bende buraya yerleştim. Seni bulduğuma sevindim.

Hemen yanında birisi daha vardı. Uzun saçlı, arkadan bağlamış hafif tombik, güler yüzlü.

-Merhaba

Merhaba, Mert ben de Memnun oldum.

– Bende memnun oldum. Sizi bölmeyim ben daha sonra devam ederiz nasıl olsa nerede olduğunu biliyorum artık.

1 saate yakın kendi aralarında konuştuktan sonra bana döndüler, sonra ben kendi hikayemi anlattım. Özgürü nasıl tanıdığımı ve neden bulmak istedimi anlattım. Uzun uzun sohbet ettik, ilk başta sorduğum sorulara anlam veremesede yavaş yavaş alışmaya başladı. Daha sonra akşam tekrar buluşmak üzere ayrıldık. Bu arada Mert abi sohbet etmeye başladık ve onunla uzun uzun sohbet ettik. Mert abi, de Coco’nun yöneticisiymiş. Uzun yıllar Türkiye’de yaşadıktan sonra bu adaya gelmiş ve burada yaşamaya karar vermiş. Gurme ve aşçı, yemek programları felan var. Sanal mutfak mert diye tanınıyor. Uzun yıllar blog yazmış. Tabi bende yeni bir blog yazarı olarak, aklıma gelen her şeyi sordum, sıkılmadan bildiği her şeyi anlattı sağolsun.

Coco’nun üst kattın rahatlığı beni cezbedince odaya gidip bilgisayarımı kaptığım gibi tekrar buraya geldim. Kemal abinin söylediklerini tek tek düşündüm. Aklımda kalan ise tek canlı bir kelime ‘’ Sürdürebilirlik ‘’. Oturdum akşama kadar bilgisayar başında geçmişe dönük fotoğraflarımı, videolarımı derledim. Hangi konular hakkında yazı yazabilirim onları düşündüm. Ve ilk blog yazma tohumları bugün attım.  Akşam olduğunda özgür ile Coco’da yine buluştuk. Elinde biralarla geldi yanıma, uzun uzun sohbet ettik. Burada yaşayabilirmiş ama oda emin değilmiş. Adada yaşamak baika bir şey. Şimdi sahilin en sonunda ki ağaç evlerde kalıyor. Eğer buralarda olmaz isem orayadayımdır dedi.

Emre Durmuş3. Gün

Coco’nun guest house’u bugün biraz daha sakin. Uyanır uyanmaz bilgisayarımı alıp Coco’nun üstü katına çıktım. Çünkü yapmam gereken bir sürü işim var, eski videolarımı toparladım, yazılarımı tekrardan sıraya dizdim. Ara sıra Hamza ile selamlaşıyoruz, ne zaman görsem elinde ot sarıyor bira içiyor. Daha sabahın 8 i başlıyor içmeye mekan kapanana kadar. Üst katta otururken bir ara wifi geldi gibi olunca Kemal abi (yoldaolmak.com) ile sesli görüşme yaptık. Yıllar önce oda burada kendi bloğunu iyileştirmek adına çalışmış. Tesadüf aynı ülke aynı ada…Gün boyu buzlu kahvem ve bilgisayarım ile vakit geçirdikten sonra akşam üstü güneş batamaya yakın denize gittim. Göl suyu gibi bir o kadar ılık olan denizde güneş batana kadar zaman geçirdim. Hostele gidip duş aldıktan sonra tekrar Coco’nun üst katına çıktım. Tekrar yazılarıma döndüm çok geçmeden yanıma biri geldi.

-Hello, How are you?

Abi Türksün sen, teşekkür ederim iyiyim sen ne yapıyorsun, nasılsın?

-HEHE, iyiyim bende ne olsun..

Felan derken muhabbet uzadı gitti, ben kendi hikayemi anlattım o dinledi arada sorular soruyor bende cevaplıyorum bildiğim kadarıyla. En son masadan kalkarken ‘ Bende Bora, memnun oldum ‘ dedi. Gitti. Nasıl yani? Bora mı? Patron Bora? hani buraların sahibi hep şu adı geçen, adanın tarihi yazan insan?

Patron diyince insanın aklına hiç bir şeyden memnun olmayan, takım elbiseli kıravatlı, yada ne bileyim en azından ayakkabı felan giyer. Bora abinin üzerinde siyah bir atlet, kısa bir short tombik bir vücut kocaman gülümsemeli bir surat var. Böyle patron mu olur yahu? demek ki oluyormuş. İlk böyle tanıştım bora abi ile. Gece bitmeden bir ara yine yukarı çıktı masaya geldi. Bu sefer Mert abi (Coco’nun yöneticisi) ile beraberler, yemek yerken, beni Özgürün kaldığı ağaç evlere davet etti. Bir kaç gün ağırlayım seni misafirim ol dedi. Nasıl mutlu oldum. Çünkü adaya ilk geldiğimde gördüğüm yer orasıydı vay be dedirtmiştir. Adanın en güzel yeri belkide.

Koh Rong, Kamboçya4. Gün

Güne bugün meyve yiyerek başladım, biraz adanın etrafını keşfedeyim diye bilgisayarımı almadım yanıma. Gördüğüm bütün güzel plajlarda denize girdim bir kaç insan ile tanıştım, muhabbet ettim. Bir ara coco’dan geçerken Mert abi ; yarın ne yapıyorsun? diye sordu. Aynı abi bir planım yok, takılıyorum. dedim. Gel seni diğer adaya götüreyim, benimde ufak bir işim var beraber gidelim. dedi. Süper dedim, bana uyar. Aynı Koh Rong gibi orası hakkında da en ufak fikrim yoktu. Keşfetme heyecanı sardı içimi, hostele dönüp kameramı şarj ettim. Akşam olunca Coco’ya geldim, yine tıp tıs tıp tıs müzik ile insanlar dans ediyor herkes çakır keyif. Zaten plajla iç içe olduğun herkes bayolu/bikinili. Ayaklarda terlik yok, heryerde deniz kumu. Ellerde biralar, koktelyler. Bir iki saat aralarına karıştıktan sonra yukarı çıktım, Özgür yazı yazıyordu. Planktomları gördün mü dedi? Hayır dedim ne onlar? Hadi gel göstereyim dedi, denize gidiyoruz. Gittim havlumu aldım geldim, plajın en az ışık olan yerine doğru yürüdük. Denize girdik. Birde ne göreyim ! Sihir gibi bir şey bu. Denizin içini yıldız kaplamış sanki, elimi haraket ettirdiğim yer yeşil yeşil parlıyor, sanki sihir yapıyorum. Mükemmel bir şey bunlar, hayatımda ilk defa böyle bir şey görüyorum. Onlarla yüzmek harika bir duygu. Burada bunu taktik olarak kullanıyorlarmış. Şarhoş güzel kızları avlama taktiği; Planktomları gördün mü?

5. gün

Uyanır uyanmaz Aşağıya inip Mert abiyi sordum. Bugün karşı ada Samloem’i keşfetmeye gideceğiz. Yanıma bir tek kameramı aldım, ne terlik giydim ne de T-shirt çıplak ayak atladık vapura. Samloem Adasının bir ucunda olan M’ Pay Bay köyüne gidiyoruz. Yolda giderken Mert abi bana buralardaki mercan adalarından bahsetti. Adaya ilk geldiklerinde yaptıkları temizliklerden, adanın kurulmasında köylerine kadar. Samloem’e gelince ben biraz fotoğraf çekeyim diye plajdan yürüyerek köye gittik. Köy iki sokaktan oluşuyor, ormanın içine doğru bir kaç ev daha var, ayrıca denizin üstüne yapılmış iskele kenarı bir kaç ev var hepsi bu kadar. Adanın yerlileri yaşıyor buralarda, aralarına serpiştirilmiş barlar, restoranlarda var. Mert abinin yeri İskelenin hemen üzerinde Mavi küçük bir restorant. Mekanına gitmeden önce seni bir yere götürecem gel kahvaltı edelim dedi. Köyün içinden bir yere girdik. Uzaktan ‘’ Merhaba, Nasılsınız’’ diye bağırdı. Burası Türk restorantı Kıymet anne ve Arda’nın yeri dedi. Selamlaştık masaya oturdum. Kıymet anne Türk kahvaltısıyla masayı donattı, nasılda özlemişim. Sonra geldiler Arda ile masaya oturdular. Uzun uzun muhabbet ettik.

Koh Rong Samloem Buraya geliş hikayesini anlattı, çok hoşuma gitti. İşte o zaman dedim, bu adadaki türklerin hikayeleri yazmaya değer diye ve işte bu yazımı yazmıştım. Türk Adası. Kahvaltıdan sonra mert abi kendi mekanına gitti, bende aldım kameramı köyü keşfetmeye. Çocukları buldum hemen kaynaştık zaten. Oradan oraya koşuyoruz, atlıyoruz zıplıyoruz. Epey oynadım onlarla. Bol bol fotoğraf çektim. Akşam üstü vapur gelmeye yakın Kıymet annelere selam verip tekrar iskeyele döndüm ve Koh Rong adasına geçtik tekrardan. Gittiğimde akşam olmuştu bende çantamı almak için kimseyi rahatsız etmeyim dedim ve direk Ağaç evlere yani Tree house’a gittim. Artık buraya taşınma vakti geldi. Oraya vardığımda İspanyol bir çalışanın ismini vermişti mert abi ‘Brays’ onu bul yardımcı olur demişti. Gittiğimde şansıma oradaydı, kendimi tanıttım Bora abinin misafiri olduğumu söyledim. Beni bir bungova yerleştirdi. Uzun zaman sonra kendime ait bir yerim olmuştu. Yalnız kalabileceğim, yazılarımı yazabileceğim, istersem çıplak bile uyuyabileceğim tamamen bana ait bir yer. Burada iyi dinlenmeyim. Sanırım koh ron günleri sandığımdan daha da uzun olacak.

6. Gün

Sabah huzurun içinde uyandım. Yemyeşil doğanın ortasına kondurulmuş bir bungolov sessizliğin içinde bir yerdeyim. Bu duyguyu doyasıya içime çektim, belki uzun süre bu huzuru bulamayacaktım. Balkonumda ki hamakta sallanırken bir müzik açtım, öylece sallandım durdum. Karnım acıkmaya başlayınca restorant bölümüne gittim. Orada özgür ile karşılaştım. Hemen yanımda ki bungolovda kalıyormuş. Bu sefer komşu günaydın diye selamlaştık. Bora abinin misafi olduğumu öğrenince sevindi ve hemen ardından yemek işini nasıl yapıyosun diye sordu. Bir fikrim yok deyince, sen Bora’nın misafirisin dur bir konuşayım kasadaki yönetici ile dedi. Konuştu geldi, tamamdır istediğini sipariş verebilirsin ödeneme gerek yok dedi. Süpermiş dedim, o zaman kilo alma zamanı geldi. Bu yemek olayı benim için çok iyi oldu, çünkü karnım doyduktan sonra mutlu olmamak için hiç bir sebeb kalmıyor bende. O gün akşama kadar restoranta özgür ile oturduk yedik içtik muhabbet ettik. Arada o bilgisayarına gömülüyor yazılarını yazıyor, bende bloğumun eski yazılarını toparlıyorum. Sonra başımızı kaldırıyoruz yine muhabbet ediyoruz. Arada denize girip geliyoruz.

Koh Rong Kamboçya

Koh Rong’da Geçen 1,5 Ay

Koh Rong’ da her şey böyle başladı işte. İlk günlerimde tanıştığım insanlar ve birazda şans ile adaya güzel başlangıç yaptım. Daha sonra ki günlerde sırayla koh rong adasında yaşayan türklerle tanışmaya başladım. Hemen hemen her gün birisi ile denk geliyordum ve onların hayat hikayesini dinliyordum. Bu adada olup biten her şey film gibi. Daha çok dizi gibi. Herkes başka bir karakter, dedikodular, kavgalar, aşklar gırıla gidiyor bu yüzden müthiş eğlenceli. Diğer zamanlarımın büyük çoğunluğunu bilgisayar başında geçirerek blog yazılarımı yazmaya gayret ediyorum. Bu işte daha çok yeni olduğum için de epey yavaş ilerliyorum.

Akşamları eğer kendimi üretken hissedersem restorant kapansa dahi wifi açık bıraktırıyorum ve gün doğumuna kadar bilgisayar başında zaman geçiriyorunum. Eğer sıkılırsam, köye inip adanın çılgın gece hayatına karışıyorum. Çarşamba ve Cumartesi günleri sürekli police beach partileri var onları kaçırmıyorum zaten. Police beach partilerinin en güzel yanı after parti bence. Bir defasında 4 gibi uyuya kalmışım sahilde, sabah güneş uyandırdı beni. Etrafıma bakıyorum kimse kalmamış. Denize gireyim açılayım dedim. Şişme bottan sesler geliyor. Yüzerek bota gittim, 6 tane anadan doğma çıplak kız ve bir tane adam var ,kafaları çok güzel. Muhtemelen ağır uyuşturucu almışlar.  Botun içine su dolmuş yani denizin ortasında jakuzi havası var. Atladım aralarına sürekli gülüyoruz ama neye gülüyoruz bende bilmiyorum. Sonra Ömer abi geldi, elinde bir sürü bira herkese atıyor suya düşüyor bulabilirsen alıp içiyosun 🙂 Sonra after parti diye ömer abi bizi bir bungovala götürdü tüm oradaydık. Böyle efsane after partilerde oluyor işte denk gelirse.

Tree house restoranında otururken yalnız seyahat eden bir sürü insanla tanışıyorum. Arada güzel kızlar gelirse onları ‘ Koh Rong Adasının Tanıtım Filmi ‘ oynatacam deyip adanın ıssız plajlarına götürüyorum. Bol bol çekim yapıyoruz, yüzüyoruz felan. Bazı günler bungolovdan çıkmak istemiyor canım, hamağa geçip akşama kadar sallanıyorum kitap okuyorum müzik dinliyorum. Canım aksiyonlu bir şeyler yapmak isterse restoranın önündeki kanolardan alıp denize açılıyorum. Taylanda hostelde çalışırken bir alman kızla tanışmıştık. Kamboçya’ya gideceğini söylüyordu, belki karşılarız diye iletişim bilgilerimi almıştık. Bir gün restoranta oturuken ondan mesaj geldi, Nerdesin? Ben Kamboçya’ya gelmeyi planlıyorum belki görüşürüz dedi. Adresi verdim direk adaya davet ettim oda uçarak kabul etti zaten. 4 gün beraber kaldık. Aslında beraber gezmeyi düşünmüştük ama ben artık yalnız gezmeye çok alıştım kimseyi çekemem diye vazgeçtim. O sonra yoluna devam etti, koh rong günlerime de renk katmış oldu. Daha sonraları iki hollandalı kız ile tanışmıştım. Onları epey fotoğraf çekiminde ve videolarda kullandım çünkü gerçekten güzellerdi.

Koh Rong, KamboçyaHer akşam Bora abi mutlaka Tree house’a uğruyor ve bir iki saat muhabbet ediyoruz. Her gün o efsane hikayesinden küçük küçük anılar anlatıyor, bazende öyle boş boş video izliyoruz beraber. Arada kitabını alıp köşeye çekiliyor, öyle sessizce selamlaşıyoruz. Bir gün otururken bir adam geldi restorana gece saatlerinde. Bora abi, bu benim babam diye tanıştırdı. Adam beyaz sakallı, beyaz saçlı yaşlı bir amca ama çok dinç duruyor. Her gün oda benimle birlikte restoranda sabahlıyor. Bazen güneş doğmadan önce kalkıp muhabbet ediyoruz, bazende beraber köye gidip geliyoruz. Uzun zaman sonra tanıştığım en efsane adamlardan birisi. Hikayesinin özetini şuradan okuyabilirsiniz.

Koh Rong Adasında Yaşayan Türkler

Bir ara karşı adada tanıştığım Arda Koh Rong’a geldi. Zaten onun gelmesiyle benim tüm düzenim değişti. Her gece deli gibi yiyip içiyoruz, kafalar güzel oluyor, partiden partiye gidiyoruz. Sonra da gidip onun bungovunda uyuyoruz. Bazen 4 kişi bazen sadece ikimiz gidiyoruz bungolova. Bir gün Arda ile beraber kano yapalım, plajları gezelim istedik ve atladık kanolara. 4 k beache giderken, solda kayaların arasında Settar abiyi gördük. Settar abinin yeri efsane bir yer, her zaman oraya gider otunu sarar içer. Küçük gizli kalmış 5-10 metrelik bir koy. Etrafı orhun harabeleri gibi taşlardan çevrilmiş. Bizde selam verelim sonra plaja gideriz diye koya kürek çektik. Epey muhabbet ettik, birer fırtta biz çektik sonra yola devam ettik. Plaja geldiğimizde deli gibi yağmur yağmaya başladı. Göz gözü görmüyor. Her yer bembeyaz. Plaj beyaz, gökyüzü beyaz, deniz beyaz ama sadece haraket şeyler kanolar ve yağmur damlaları. İnanılmaz güzel bir andı. Kanoları sahile çektik, başladık plajda koşmaya. Deli gibi gülüyoruz, koşturuyoruz. Epey yağmurla oynadıktan sonra yağmur durdu. Kimsenin olmadığı plajda restoranın içinden 3 tane kız çıka geldi. Onlarda kanolarına biniyorlardı, bizim suda olduğumuzu görünce yanımıza gelip selam verdiler. Denizde epey muhabbet ettik. Sonra onlara Settar abinin yerinden bahsettik ve oraya götürmeyi teklif ettik. Kabul ettiler, güneş batmaya yakın 5 kano denizin ortasında kürek çekiyoruz. Deniz durgun daha biraz önce yağmurla sevişmiş de durulmuş. Settar abinin orada kimse yoktu. Arda ben ve 3 fransız kız ile orada epey zaman geçirdik. Daha sonra akşam yemeği için Coco’ya kürek çektik. Bu fransızlar yemekle içki içmeye bayılıyorlar. Ben daha beceremiyorum ama bir iki koktely içebildim. Bu arada eğer coco da ise hesaplar ardanın oluyor. Tree house da isek de benim oluyor. Sonrasında zaten ipler koptu kafalar güzel olunca kumsaldan yürüyerek plajın karanlık yerine gittik, planktomları görmeye 🙂 O gecede Ardanın bungolovda kaldık.

Sabah oldu…Geceden kalmayım, henüz uyuyalı bir kaç saat olmuştu ki  Adile ablanın ‘’ Tekne gidiyor çocuklar ‘’ sesiyle irkildik. Gözümden uyku akıyor, ona rağmen apar topar iskeleye koşuyoruz. Ne ayağımda terlik var ne de üzerimde bir T-shirt. Kafam halen güzel. Geceden yağan yağmur iskeleyi ıslatmış, kaymamak için önümde koşan ayakları takip ediyorum. İskelenin sonunda demirden oldukça eski eşya dolu bir yük teknesi bizi bekliyor. Arda’nın atladığını gördüm. Ardından elimden tuttu beni çekti. Teknenin arkasına geçip yere oturduk. Gökyüzü gri bulutlarla kaplanmış, turkuaz denizin üstünde yavaş yavaş iskeleden uzaklaşmamızı izledik, az sonra yağmur fırtınasının içine doğru gireceğimizden habersiz….Hemen karşı taraftaki Koh Rong Samloem adasına gidiyoruz. Adalar arası bir yolculuk…

Ardaların adasına yani Koh Rong Samloem’e geçtik. M’Pay May köyündeyiz. Burası sessiz ve huzurlu bir yer. Koh rong’un o keşmekeşi burada yok. Yerlilerin içinde bir kaç restoran bir kaç tane bar var o kadar. Buranın ayrıca enerjisi çok güzel. Tam bir hafta kaldım burada. Hem de çok güzel kaldım, pideler, pizzalar, gözlemeler, türk kahvaltıları. Arda’nın annesi kıymet anne sağolsun çok güzel baktı bana. Uzun süre unutamacağım o lezzetli yemekleri. Bunları yazarken bir yandan da sade pilav yiyorum o yüzden daha bir anlamlı geliyor kıymet annenin yemekleri. Gündüzleri akşama kadar restoranta takılıyoruz, bazen ben köyleri geziyorum iki fotoğraf çekiyorum. Akşam olunca düşük sezonda açık olan iki bardan birisini tercih edip gidiyoruz. Bu ya ingiliz güzel kız, Elise’in barı oluyor yada Alman kızın barı dragon fly oluyor. Kafalarımız güzel olana kadar içiyoruz sonra sallana sallana gelip uyuyoruz. Bu her akşam aynı. Bir gün yine bardan döneceğiz, ben denize girmek istiyorum dedim ve atladım. Şansıma o gün ay yoktu ve yıldızların altında gördüğüm planktonlar inanılmaz büyüleyiciydi. Sanki yıldızların içinde yüzüyor gibiydim. Bu adada elektrik olmadığı içinde karanlık olması atmosferi mükemmel kılıyor.

Couchsurfing’den Arda’ya bahsedince epey hoşuna gitti, hadi birilerini davet edelim gelsin bizim hostelde kalsınlar dedi. O gün Kamboçya’ya gelen insanlardan hoşumuza gidenleri davet ettik, daha 1 saat geçmeden kanadalı iki kız gelmeyi kabul etti. Böylece yeni bir macera başlamış oldu bizim için. Bir kaç gün sonra kızlar Koh Rong’a geldiklerinde bizde tekneye binip Koh Rong’a geçtik. Coco’da uyuya kalmışlar yorgunluktan. Beraber yemek yedikten sonra kızları bungolova çıkardık. Ertesi sabah onlar bizden önce kalkıp yogaya felan gitmişler, geldiklerinde ”Doğum günün kutlu olsun ” diye uyandırdılar. O zaman fark ettim tarihin 14 haziran olduğunu.

Gün için plan yaptık ve adanın arkasında olan Long beach’e gitmeye karar verdik. Uzun bir yürüşten sonra tam sahile geldiğimizde dev gibi kayaların olduğu bana göre fotojenik olan bir yer görünce zıpladım hemen. Onlarıda çağırdım hadi gelin üzerine çıkalım diye. Arkadam gelen ve hiç bir şeyden habersiz olan iki kız, masumca beni takip ettiler ve amansız gelen bir dalganın gazabına uğrayıp kızlardan birisi kayanın üzerinden düştü. Evet düştü ve ayağı kırıldı. O an kendime çok kızdım, benim suçumdu onları ben çağırdım…Vakit kaybetmeden yanına koştum ve benden neredeyse iki kat ağır olan kızı kucaklayıp karaya götürmeye çalıştım. Bir yandan dalgalar geliyor bizi ıslatıyor, diğer yandan dev gibi kayaların üzerindeyiz haraket etmek çok zor ve kucağımda ayağı kırılmış bir kız. Bir bacağı kanlar içinde, diğeri kırık. Çok güçlü bir kız ağlamıyor bile İyi olmadığını söylüyor yüzünden acısını anlayabiliyorum, zor bela karaya çıkarabildim ve ardından bizimkiler geldi. Turnike yaptık, sardık sarmaladık bir şekilde yola çıkartıp önce bir yere kadar motorla sonra kucakta daha sonra tekne ile adanın ön tarafına götürebildik. Uzun süre oflayıp pufladım özür diledim ama onlarda senin hatan değildi deyip rahatlamamı sağladılar. Ben olsam o kızın yerinde salya sümük ağlıyordum hayatımda gördüğüm en güçlü kızlardan birisi. Coco’ya gelince Eczaneden bir sürü ilaç felan alıp, buzla tedavi etmeye çalıştık ama görünüşe göre böyle olmayacak ana karaya gitmesi lazım. O yüzdendir yarın ki ilk vapur ile onları gönderdik. Buda böyle bir doğum günü anısıydı. Şimdilerde facebook’da görüyorum, kol dernekleriyle Vietnamda geziyor, iyileştiğini ve bir iki hafta içinde yürüyebileceğini söylüyor.

Adada yaşadığım son macerada böyleydi. En son Arda ile beraber gitmeden kıymet annenin elini öpeyim diye karşı adaya geçtik tekrar. Orada bir gece kaldım, ve ayrılık vakti geldi. Sarıldık, iskeleye yürüdüm tekrar. Vapur geç gelince Arda ile çok güzel sohbet ettik. İkimizde biliyorduk, ilk tanışmamızın son konuşmasıydı. Vapur geldi ve yavaş yavaş iskeleden ayrılırken Kıymet anneyi iskeleye koşarken gördüm el sallayarak geliyordu. Göz yaşlarımı tutamadım…

Koh Rong Adası Yol Günlükleri Özeti 

  • Nasıl bir yaşam istiyorum? Sorusunu cevapladım ve uygulamaya koyuldum.
  • Bol bol Türk yemeği yedim ve 5 kilo aldım.
  • 22 yaşımdan 23 yaşıma zıpladım, yolda büyüdüm
  • Seyahat anlaşımda değişiklikler yaptım
  • 2 Kitap bitirdim, 10 film izledim
  • Beni tatmin eden 5 güzel fotoğraf çektim
  • Parti hayatını dibine kadar yaşadım, sıkıldım.
  • Plankton diye bir sihir öğrendim
  • Yalnız kalmaktan daha çok zevk almaya başladım
  • Birbirinden farklı hikayesi olan Türklerle tanıştım
  • 35 adet blog yazımı yayımladım
Koh Rong'dan ayrılış
Koh Rong Adasına Veda Ederken

Koh Rong Adası Gezi Rehberi


Koh Rong Adasında Yaşayan Yerliler


Koh Rong Adasında Yaşayan Türkler 

Yalnız Seyahat Etmek

Yalnız seyahat etmek diye bir şey yoktur, tek başına seyahat etmek diye bir şey vardır. Bu konuda düşüncelerimi yazmadan önce bu ayrımı yapmak istedim. Çünkü sanılanın aksine yalnız seyahat etmeyi yalnız kalmak ile karıştıranlar var. O yüzden dir bir çok yerde ‘’ Yol arkadaşı arıyorum ‘’ postları görüyorum. Çoğu zaman seyahat özgürlük demektir diye süslü cümleler kuruyoruz ama arkası boş kalıyor. Özgürlük demek her hangi konuda birden fazla seçeceğinin olması demektir. Yani seçebiliyor olma lüksüne aslında özgürlük diyoruz.koh phangan

6 aydır Asya’da tek başıma seyahat ediyorum, hissettiklerim ise tek kelimeyle özgürlük! Hayatımın en unutmaz zamanlarını bu süreçte geçirdim. Bloğumda, sosyal medya da yaşadıklarımı paylaşırken her seferinde ‘’ Unutamacağım bir yol hikayesi ‘’ diye cümleler kurdum. Her seferinde bir başka hikaye diğerinin yerini aldı, güçlendirdi. Verdiğim her kararın, attığım her adımın sadece bana ait olma hissi yaşadıklarımı bir nebze daha anlamlı kıldı.

Ben yalnız seyahat etmekten keyif alıyorum ve bundan sonraki uzun soluklu seyahatlerimde de bir başkasıyla yolu paylaşabileceğimi sanmıyorum. Peki yol arkadaşıyla seyahat etmek kötü mü? Tabiki değil. Hatta bir çok avantajıda var. Bunlar beraber yaşadığınız yol anılarına ortak olmak, aynı yemeği paylaşmak, kimi zaman aynı yastığa baş koymak olabilir. Acı tatlı bir çok durumu beraber göğüsleyebilmektir. Harika bir manzarada omuz omuza verip kahkaha atmak, belki bir şeyler içmek güzel duygulardır. Tüm bunlar tabiki her zaman böyle olmuyor. Bu durumda şu soruyu sormamız gerekiyor ; Seyahatten beklentim ne? Gerçekten yolda olmak mı? Maceradan maceraya koşmak mı? İçsel bir yolculuğa çıkmak mı?  Eğer cevap hepsi ise ; bu ancak yalnız başına seyahat etmek ile olur.

img_2854

Cameron Highlands, Malezya'nın yaylaları
Cameron Highlands, Malezya’nın yaylaları
Bali, Pirinç tarlasında bir gece
Bali, Pirinç tarlasında bir gece

IMG_6968

Açıkça şunu söyleyebilirim gerçekten içsel bir yolculuğa çıkmak yol arkadaşıya olabilecek bir şey değildir. Hiç bilmediğin bir ülkenin ücra köşesinde ki bir köyden diğer bir köye yerel bir otobüs ile seyahat ederken, kafanı cama dayadığında düşündüklerin senin içsel yolculuğunun yansımalarıdır. İşte bu ve bunun gibi anlarla dolu bir seyahat bence gerçek seyahattir.

Yalnız başına seyahat ettiğimizde kendimize olan güven artar, daha açık fikirli olmayı öğreniriz, bir çok konuda esnekliğimiz artar, kendi karakterimiz ile yüzleşme ve değiştirme fırsatı yakalarız, sahip olduklarımıza daha farklı anlamlar yükleriz, ve tabiki Dünya’nın farklı ülkelerinden bir birinden güzel yeni arkadaşlar ediniriz. Etrafında kimseler yokken bile yalnız kalmazsın.

 

cropped-IMG_1295-1.jpg

 

Bir gece uyanıyorsun ve sabahın ilk ışıklarında elinde küçük bir fenerle 600 merdivenden oluşan bir tapınağın merdivenlerini tırmanıyorsun, yanında bir gün önce tanıştığın senin gibi yalnız seyahat eden biri insan. Amaç; Gün doğumunu izlemek, yer Hindistan, Hampi tapınakları…


Yolda görüşmek üzere !

 

Neden Dünya Turuna Çıktım?

Oksijen Çarptı.

Ne olduysa oksijen yüzünden oldu…

Biraz şöyle ciğerlerime temiz oksijen çekeyim diye Balkan Turu yaptım, kış günü fena çarptı. Sonra bir baktım, oksijen kafa yapıyor hoşuma da gitti, bağımlısı oldum. 22 yıldır çekiyorum, böyle kalitelisi görmemiştim. Dedim ya oksijen bağımlılık yaptı. Sonra farklı oksijenler deneme merakı sardı beni. Uyandım ! Harbiden fena bir şey, bir süre sonra yeni oksijen almayınca vücut farklı tepkimelere girmeye başlıyor, zayıf düşüyor, kandırılmaya çok müsait oluyor. Oksijensizlikten ben bile bana inanmaya başladığım zamanları biliyorum. Tokatladım kendimi, kızdım bak dedim yapma dedim. Oksijeni hatırla dedim. Sonra aklım başıma geldi tekrardan, evet dedim kandırılıyorum. Kandırılıyoruz. Kanma dedim bir daha tokatladım kendimi. Baksana her sabah metrobüste giden insanlara. Yüzleri gülmüyor, işte onlar çoktan kandırılmış. Bir kaçına oksijen serpebilirim, belki yüzüne su çarparım ama çok kalabalıklar. Sonra beni yine kandırırlar. Uzaklaşmam lazım. Kaçtım. Kendime yaklaştıkça onlardan uzaklaştığımı hissettim.

Ülkemin en güzel oksijenlerini içime çekmeye başladım. Hep iki nokta arasında ki zaman diliminde olanlar en güzelleri oldu. Yolda Olmak yani. Sonra farklı fanteziler kurmaya başladım…Uzak memleketlerin oksijenleri çekme hayali heyecanlandırdı. Düşünsene, masmavi bir denizi tepeden gören bir yerdesin, karşında güneş yeni doğuyor, yanında çiçek gibi bir kız, ülkenin adı Endonezya. Oh mis gibi….Ya da düşünsene izlediğin Kore filmlerinde ki çok tatlı o minik minik insanlarla bira içiyorsun. Yada dur dur şöyle büyük bir çölün ortasında yıldızları izliyorsun, ne izlemesi dokunuyorsun ülkenin adı Fas. Avazın çıktığı kadar bağırdığın kuzey ülkelerinin teperine çıkıyorsun adına Norveç diyorlar. Zamanda yolculuk yapıyorsun, o özlediğin çocukluk duygularını yaşıyorsun. Gülle oynuyorsun, toz toprak içinde maç yapıyorsun, bahçeden meyve koparıp kaçıyorsun. Ülkenin adı İran.

İşte böyle hayallerle dolup taşarken, bir de dedim ki ;

Ulan herkesin bir hayat hikayesi var ve bunu yolu dolaylı yada dolaysız bir şekilde kendisi yazıp oynuyor. İşte o zaman ben neden kendi hayat hikayemi yazmayayım? Sistemin bana dayattıklarını reddet miyeyim ? Kalıplaşmış yaşamlar bu kadar bunaltmışken tamda çıkmanın zamanı değil mi ?

 Istanbul’da ki 3. Yılımın sonlarına doğru önce yaşadığım evdeki tüm eşyalarımı satıp/dağıtıp hiç bir şeye sahip olmama duygusunu yaşadım. Daha sonra ise üniversitemi ve işimi bıraktım.

Bugün Dünya Turuna çıkalı 10 ay oldu, Kamboçya‘nın Koh Rong adasındayım. Dalga seslerinin kulağıma geldiği bir akşam vakti, bungolovumdaki hamaktan bu yazıyı yazıyorum

Peki sen neden dünya turuna çıkmalısın ?

Çünkü ;
Bu yolculukta İnsan gezersin, farklı kültürler tanırsın, farklı coğrafyalara ayak basarsın, dünyanın en güzel gün batımını/doğumunu izlersin, binlerce hayat hikayesi biriktirirsin. Tanımadığın insanlar sana yardım eder, sen onlara yardım edersin, Aşık olursun, büyük resmi görürsün, gerçekte sahip olduklarını bilir değer verdiklerini bilirsin, özlersin, kendini tanırsın, ufkun açılır, daha yaratıcı olursun, amaçların ve hayata dair hedeflerin dahada netleşir, iyilik güzellik ve sevgi kavramlarını dibine kadar yaşarsın! Evrenselik, din, inanç, politika, ekonomi, çevre, insanlar hepsi üzerine bir kere sağlam düşünürsün. 
Dostlar edinirsin. Seyahat etmenin inanamaz hafifliğini hissedersin. Hayatında hiç eğlenmediğin kadar eğlenir, gülmediğin kadar gülersin, Mutlu olursun!

Ama sen yinede evde otur, boşver.

Emre Durmuş

Sosyal medyadan takip etmek isterseniz :

 

dip not : Uyuşturu ve türevlerini kullanmıyorum. 

 

Dünya Turu bütçe

Bangkok Yol Günlükleri

Bangkok Yol Günlükleri

700 km lik bir otostop yolculuğundan sonra Bangkok’a geldim. İzlemeyenler için şöyle bir video yapmıştım.

Tayland Otostop Video

Bir önceki Ko Phangan adası yol günlüklerimi bu yazımdan okuyabilirsiniz

 

Tayland’ın hani şu dev şehri olan Bangkok, ünlü Bangkok. Şehirleri pek sevmem ama insanlar buralarda neler yapıyor diyede mutlaka uğrarım. Velhasıl geldiğimde saat gece 1’e geliyordu daha önceden couchsurfing üzerinden iletişim halinde olduğum shay beni bu gece ağırlacağı için çok da düşünmedim açıkcası. Şehre kamyonla girdiğim için, şehir merkezine gitmem mümkün değildi. Taksiye binmelisin felan dedi kamyoncu Taylandlı abi ben pahalı şimdi o, yürürüm felan diye haraketlere girdim. Kamyoncu abi sağolsun bir taksi çevirdi parasınıda ödedi beni gitmem gereken metro durağına bıraktırdı. Taksici abininde telefonunda Shay’ı aradık geldi aldı beni.

Shay İsrail vatandaşı yaklaşık 5 yıldır Bangkok’da yaşıyor. İsrail havayollarının işlerini buradan yürütüyor. Thaililer iş bilmez birilerinin gelip yapması lazımdı diyor. Kaldığı ev Bangkok’un en zengin muhitlerinin olduğu ( adını unuttum hatırlayınca editlerim ) bölgesi. Rezidansın 34 katına çıkıyoruz beraber. Evi 1 oda bir salon ama rezidans işte. Gece geç olsada uzun uzun muhabbet ediyoruz. Sonra salondaki koltukta kıvrılıp yatıyorum.

Benim Tayland’a geldiğimden beri aklımda olan bir şey vardı. Artık bir bilgisayar edinmeliyim. Hem blog yazılarımı daha iyi yazarım, videolarımı fotoğraflarımı editlerim diye düşünüyordum. Koh phangan adasında kalırken 3-5 çalışıp fotoğraf çekip para biriktirmeye başladım. Sonra ailem bir miktar gönderdi iyi kötü bir bilgisayar alacak kadar param oldu. Ailem beni her konuda sonuna kadar destekliyor. Bin kere söyledim bir daha söylerim. Dünyanın en iyi ailesine sahibim. Bugün istesem benim içim varını yoğunu önüme koyarlar. Hostelde benim eşyalarım her yerde, sanki evim gibi kullanıyorum. Adadan ayrılacağım gün yatağımın üstünden çantamı aldım içinden vapur parasını çıkartıp tekrar çantama koydum. Aşağıya inip vapur parasını ödedim, sonra çıktım tekrar çantamı hazırlama koyuldum. Sabah oldu çantamı aldım, yola koyuldum. Bundan sonrası ise İsrailli Shay’ın evine kadar olan hikaye.

Onun salonunda uyandığım sabah heyecanla çantamı açtım. Bugün büyük gün, bilgisayar alacağım gün. Düzene girme günü diye iç geçiyordum. Bir baktım paramın yarısı yok, birisi paramın yarısını almış. Paranın olduğu yer öyle açıkta felanda değil bildiğin çantanın iç gözünde ki fermuarlı yerindeydi. Birisi almış işte, bilen birisi. Ne olduysa Hostelde o son gece oldu. Üzüldüm. Morelim bozuldu, tüm motivasyonum düştü. Ne size anlatabilirdim artık bunca çalınma olayından sonra, nede aileme sızlanabilirdim. Hata benimdi, sorumsuz bir çocuk gibi davranıyordum. En azından öyle bir izlenim veriyordum. Bunun çözümü yoktu. Ama içim acıyordu artık durduk yere giden bu paralar, telefonlar yüzünden. Bunu anlatabileceğim bir kaç kişi vardı beni anlayacak o durumda tavsiye verip morelimin düzelmesini sağlayacak.

Kemal abi’ye yazdım. Kemal Kaya, yolda olmak bloğunun yazarı, yaratıcısı. Anlarsa şu durumu bir tek Kemal abi anlar, bu yollardan yıllar önce geçmiş biri,  bana bir iki güzel bir şeyler söyler kafamı dağıtırım diye durumu yazdım. Şansıma online idi ve hemen dönüş yaptı. Ve beni haksız çıkarmadı. O gün şunu anladım. Birini mutlu etmek kolay bir şey, ama birinin üzülmemesi sağlamak onu bir şekilde olağan durumdan motive etmek daha zor bir şey. Kemal abi bana bu iyiliği yaptı. Benim ona yazma acacım tamamen motive olmak amaçlıda olsa çalınan parayı bana vermek istediği söyledi. Ben kabul etmek istemesemde, anında hesabıma attı. Suç benimdi cezasını çekmem lazımdı ama artık bu durum benim çok yordu, ve kabul ettim. Şuan Kemal abinin sayesinde aldığım bilgisayardan bu yazıyı yazıyorum. Bu hikayede iyilik kemal abinin bana yaptığı maddi yardım değildi. Yüz yüze hiç tanışmadığı birine inanması, bununla empati kurup kendimi benim yerime koyabilmesi idi. Para önemli bir şey değil arkadaşlar, önemli olan bu düşünceye sahip olabilmek, bu karaktere sahip olabilmek. Para sadece bir araçtı onun bana yaptığı iyilikte. Asıl mutlu eden ise bu oldu. Bir kere daha çok teşekkür ederim. Büyük insansın vesselam.

O gün çıktım, Bangkok’un tüm bilgisayarcılarını gezdim. Bir tane güzel bir mac buldum. 1,5 saat pazarlık yapıp üzerine bloğumda reklamını yapacağıma söz verdim diye hatrı sayılır bir indirimle bilgisayarı satın aldım. Bangkok’da ikinci el alışveriş yapmak kolay bir şey değil. Güvenemezsiniz. Ben bir aydır nereden ne alınır, nasıl alınır diye sürekli yabancı kaynakları araştırdığımdan elimle koymuş gibi bir bilgisayar aldım. Aldığım yer ise gerçekten güvenilir, ve her konuda yardımcı olan bir yer. Eğer böyle bir düşüncesiniz varsa kart viziteleri şöyle. Benden aldığınızı ve türk olduğunuzu söylerseniz her konuda yardımcı olacaklarını söylediler.

Bilgisayarı aldıktan sonra, tekrar eve döndüm o gece Shay’da kalamazdım, misafiri vardı. Bende daha önce buraya gelmiş bir arkadaşıma yazdım. Esra’ya hemen bana birinin ismini söyledi. Sağolsun. Facebook’tan yazdım ve akşamına buluştuk. Haluk abi ve İbrahim abi. Onların hikayesi ise çok başka. Haluk abi yıllardır Taylandda yaşıyor buraların piri olmuş. Zamanında hostel işletmiş, dönerci işletmiş şimdi ise Türkiye ile Tayland arasında dış ticaret yapıyor. İbrahim abi ise bambaşka bir insan. Ordudan emekli eski Yarbay. Uzun yıllar dünyanın farklı yerlerinde görev yapmış. Şimdi Haluk abi ile beraber bir işe girişmişler onun için çalışıyorlar.

Onlarla buluştuğumuz akşam Bangkok’un ünlü yerlerinden kovboy sokaktalardı. Gider gitmez, bira ısmarladılar. Tanıştık, konuştuk. Burada ünlü bir mekan var, haluk abi orayı gördün mü diye sordu hayır dedim. İbrahim abiye sen bekle biz bi gidik geliyoruz dedi. Koydum çantaları düştüm haluk abinin peşine. Crazy House diye bir yer. Bir bar düşünün mor ve kırmızı ışıklarlala süslenmiş.  Duvar kenarlarında bara doğru doğrulmuş sandalyeler masalar ve turistler. Barın tam ortasında yerden 1 metre yüksekliğinde yuvarlak bir yer ve üzerinde dans eden çırıp çıplak Taylandlı kızlar. Görünce ağzım açık kaldı, çünkü böyle bir yer beklemiyordum. Beğendiğin kız olursa numarasını söylüyorsun yanına geliyor senle beraber içki içiyor, sonra istersen evine götürüyorsun. İşte buna sex turizminin yasal hali deniyor. Bir yandan bu nasıl bir şey olum ya, kızların hayatı, buraya gelen insanlar felan derken iç geçirip, bir yandan da gözüm kızlarda. Epey bir duygu karmaşası yaşadım. Birer bira içtik ve mekandan ayrıldık. İbrahim abiyide alıp taksiyle eve gittik.

3 gün Boyunca bu evde kaldım. İki güzel insan tanımanın mutluluğu ve onlarla olan muhabbetlerimiz, kahvaltılarımız Bangkok hatıranın en güzel yanı. Vizemin son günü geldi. Artık Tayland’ı terk etmem gerekiyor. Kamboçya vizesini nasıl alacam diye düşünürken Takipçilerimden Sedat abi (Sedat Yıldız ) bana bağış yapmak istediğini söyledi ve onun sayesinde Kamboçya vizesini alabildim. Buradan teşekkürlerimi sunuyorum.  Haluk abi ile İbrahim abi ben otostopla gidecem dememe rağmen, Tayland’ın sınır şehri Trat’a kadar gitmem için otobüs bileti aldılar. 3-4 saatlik bir yolculuktan sonra buraya geldim. Geceyi otobüs garajında geçirdim. Sabah olunca otostopla sınıra kadar gittim ve Kamboçya’ya geçtim. Burasıda hayatımda geçtiğim en ilginç sınır kapılarından biriydi. Şurada anlattım.

 

Kamboçya Yol Günlüklerinde görüşmek üzere…

Uzun bir süre unutamayacağım bir yol hikayesi | Malezya Yol Günlükleri 

……yolun kenarın beyaz bir levha gördüm, aldım üzerine ” Penang ” yazdım. Yaklaşık 40 dakika boyunca otostop çektim, şarkı söyledim hoplayıp zıpladım ( yol halleri ) bir baktım çok ilerde kırmızı bir araba durmuş. 
– Acaba bana mı durdu ?

– Kesin çiş molası, bana dursa burada dururdu.

– E arabadan kimse inmiyor?

– Bir el sallayım bakim ne tepki verecek

– Aha vala beni çağıyor……

Malezya zor başlasada unutamayacağım anılarla bitiyor olması benim nazarımda bu ülkeyi en üst sıralara koyuyor. Telefonun çalınması, Singapur’dan ban yemek, dost kazığı yemek…diye devam ederken Nihal ve Koray gibi iki güzel insanla tanışmamla herşey yoluna gitmeye başladı. Önce Nihal’i sağ salim ülkeye gönderdik sonra bende yola koyuldum. Kuala Lumpur gelince önce Konsoloslukları ziyaret ettim, Tayland, Kamboçya, Çin derken Vietnam’ın yaptığı ayıbı insan düşmanına yapmaz. Bunu başka bir konuda anlatacam.

Couchsurfing’den Nadia ile anlaşmıştık. Benimle KL merkezde buluştu aldı evine götürdü. Evinde benim gibi sırtçantalı gezginler vardı, hemen kaynaştık, gittik hep beraber yemek yedik. Bir kaç gün KL’de gezdik. Önce Batu Cave’e gittik sonra Çin mahallesine derken uzun zaman sonra tekrar yola çıkmanın, yeni insanlarla tanışmanın iyi geldiğini hissetim. Bu Zaman’da ailemin ve arkadaşlarımın desteğiyle ucuz bir telefon aldım.
Nadia Endonazya planı için ayrılmak zorunda kaldı. Bende yeni bir host aramaya koyuldum, ve aynı günde istek göndermeme rağmen Sam beni kabul etti. Bana gelmem gereken tren istasyonununu söyledi, trenin fiyatına baktım 4 ringit, ben bununla iki kere pilav yerim dedim ve trene kaçak bindim. Zaten ne soran oldu nede kimsin diyen. Sam’i istasyonda gördüm hemen tanıdı, arabasayla gelmiş, aldı beni evine götürdü. Sam 51 yaşında müslüman 3 çocuk annesi bir kadın. Benden önce gelen Amerikalı çiftle beraber öğle yemeği yedik, sonra aldı bizi etrafı gezdirmeye. Çocukluğunun geçtiği köyleri gezdik, Malezya’nın geleneksel pazarlarına götürdü bizi bir sürü yemek denedim, sonrada gün batmaya yakın biraz maymunlarla oynayalım diye bir tepeye götürdü .   

   

 2 gün süren güzel bir Couch surfing deneyiminden sonda tekrar yola koyuldum. Sam beni ana yola bıraktı otostop çekmeye başladım. Bu sefer hedefim Cameron Highlans, yani Malezya’nın yeşil yaylaları….  

  
6 gün Cameron Highlans’da kaldım. Bu süreçte Troji gibi müthiş bir insanla tanıştım. Troji burada doğmuş büyümüş, İngiltere’de yaşadıktan sonra buraya gelip kendi dizayn ettiği ve işlettiği bir müthiş bir hostel açmış. 5 gün boyunca beni burada ücretsiz ağırladı. Ağırladı derken odayı verip burası senin yerin deyip gitmedi. Sabahları Çinli ailesiyle kahvaltı yaptık, akşamları yemek yedik. Bana çubuklarla yemek yemeyi öğrettiler, hepberaber yemek yiyişime güldük çünkü göründüğü gibi hiçte kolay değil 🙂 
Nerdeyse her gün bir film izledim, bir kedi köşem vardı tüm günü orada kitap okuyup müzik dinleyerek geçirdim. Güneş batmaya yakın hostelin hemen arkasındaki tepeye domates tarlalarının arasına gidip, bir kaç domates yiyordum. Kokusu harika bu domateslerin… Bazı günler oldu çoluk çocuk ailecek hep beraber çiçek toplayıp onları paketledik. Hostele gelip giden birbirinden farklı insanlarla tanıştım. Bazen Hostelde kimse olmuyor telefonlara ben bakıyordum, yeni birileri geliyor odalarını gösterip hosteli anlatıyordum. Bir nevi buranın bir parçası oldum, bu kadar kısa sürede alışmamın tek nedeni troji…

  
 
Ve artık yola koyulma vakti geldi, Hostelde kalan bir Amerikalı kız otostop çekeceğimi duyunca, istersen seni ana yola kadar bırakabilirim dedi, süper olur dedim. Çantamı topladım herkese sarıldım bol bol teşekkür edip ayrıldım, ayrılırken içimi bir hüzün kapladı…çok alışmamak gerekiyor sanırım. Evet geriye güzel dostluklar ve anılar kalıyor ki bunları sindirmek, duygularına hakim olmak o kadarda kolay olamıyor. Ancak yeni bir anı, yaşanılan başka bir macera ve yeni insanlar bunu kolaylaştırıyor.

Ana yola çıktığımda hedefim Malezya’nın kuzeyindeki Penang Ada’sına gitmekti. Couch Surfing istek gönderip de cevap alamadığım tek yer burası oldu. Nerede kalacağımı bilmiyordum, çokta önemli değildi zaten matım var, uyku tulumum hamağım var daha önce yaptığım gibi bir park bulur uyurum diyordum. 

  
Otostop çekerken yolun kenarın beyaz bir levha gördüm, aldım üzerine ” Penang ” yazdım. Yaklaşık 40 dakika boyunca otostop çektim, şarkı söyledim hoplayıp zıpladım ( yol halleri ) bir baktım çok ilerde kırmızı bir araba durmuş. 

– Acaba bana mı durdu ?

– Kesin çiş molası, bana dursa burada dururdu.

– E arabadan kimse inmiyor?

– Bir el sallayım bakim ne tepki verecek

– Aha vala beni çağıyor…

Koşarak arabaya doğru gittim, bir Aile küçük kızlarıyla beraber Penang’a evlerine dönüyorlarmış. Tanışmaya başladık, bende kendi hikayemi anlattım, biraz şaşırsalarda sonra alıştılar. 

 
– Nasıl yani hep otostop mu çekiyorsun?

– Başına hiç kötü bir şey geldi mi?

– Peki biz almasaydık ne yapacaktın?

– Nerede uyuyorsun

– Yemek işini nasıl hallediyorsun?

– Ne iş yapıyorsun?

– Ailen ne diyor bu duruma
Tek tek cevapladım, 

Evet otostop çeliyorum sürekli, şimdiye kadar başına kötü birşey gelmedi umarım gelmez. Eğer siz almasaydınız bir park bulup yatmayı planlıyordum, bunu daha önce çok yaptım dışarda yatabilirim. Yemek için her zaman az bir param var, zaten genellikle pilav yiyorum ki 1 tl ye bol baharat soslu koca bir tabak pilav yemek mümkün. Ve bazen insanlar teklif ediyor yemeğe hayır diyemiyorum. Ailem ilk başta biraz endişeliydi ama şimdi sonuna kadar destekliyor, bana güveniyorlar. Couchsurfing gibi bir sistem var, onu zaten biliyormuşsunuz. 
Diye uzayıp giden bir muhabbet arada bir ” bu yaşta helal olsun ” imlemeri ile sorular devam etti. Bir ara mola verip yemek ısmarlamak istedi tokum deyince, mango aldı (tropikal meyveler harika).  

 

Nasıl mutlu oldum böyle küçük şeylerden mutlu olmayı yol öğretiyor insana. Senin gibi bir arkadaş edinmek bizim için mutluluk dediler, ve evlerinde istersem evlerinde beni ağırlayabiliceğini söyledi. Çok teşekkür ederek kabul ettim. Biraz önce mangodan mutlu olurken üstüne böyle bir teklif almak inanılmaz bir duygu. Yol süprizlerle dolu diye hep söylüyoruz ya işte onlardan birisi daha. 2 saat sonra Penang’a geldik. Gün batmaya yakın hemen eve gitmeyip seni bir tepeye götürmek istiyoruz, dedi. Baraj gibi bir yere geldik, burası tüm şehri tepeden gören bir nokta. Gün batınca eve doğru giderken biraz şehri süzdüm. Biraz Singapur’a benziyor dev gibi binalar düzenli şehir, Çin nüfusu yoğun…

 
Eve geldik, ve beni başka bir sürpriz karşıladı. Evin adresi bir kağıda yazıp anahtarı elime verene kadar anlamamıştım. Meğerse koca evi bana vermişler! Burası daha önce yaşadıkları ev 3 ay önce yeni bir eve çıkmışlar eski evdeki bir odayı bir kıza kiralamışlar. Kızda evde olmayınca evi bana bırakıp gittiler. Ev 20. Katta bir eski bir rezidans ama çok güzel birde havuzu var. Evde yok yok, içecektir yiyecekler istediğini kullan dediler. Ben bir iki saat kendime gelemedim. Yoldan tanımadığı birini alıp birde evlerini veriyorlar. Bu duygu hangi kelimelerle ifade edilir bilemiyorum, öyle güzel insanlar var ki dünyada umarım hayat boyu böyle insanlarla dostluk kurar tüm enerjimizi bu insanlar için harcarız. 

Yol güzel arkadaşlar, yola çıkın…

Singapur’da Yaşam | Yol Günlükleri

Kurallar ülkesi/şehri düzen konusunda rakipleri Londra, Hong Kong, New York olan Asya’nın en gelişmiş şehirlerinden.
  
 Dev gibi gökdelenlerin olduğu, insanların mükemmel bir düzen ve saygı içerisinde yaşadığı en küçük ayrıntısına kadar herşeyin düşünüldüğü bir şehir burası. Her ne kadar metropol bir şehir rolü üstlensede sakin ve sessiz bir yer olması benim en sevdiğim şehirler arasında olmayı hak etti. 

Bali’den çıkıp Endonazya boyunca yaklaşık 1500 km otostop çektikten sonra başkent Jakarta’ya geldim. Aslında Singapur’a bot ile geçmeyi planlıyordum fakat Deniz yolu Hava yolundan fazla olunca 22,5 dolara uçak bileti aldım. 
Endonazyadan çıkarken sırf bir gün fazla kaldım diye ( overstay ) 25 dolar ceza ödemek zorunda kaldım ki bu para neredeyse tüm bütçemi sıfırlıyor. Ödememek için kırk takla açtım ama nafile 1 saat dil döksemde ödettirdiler, diğer türlü uçağa almayacaklardı. 

Atladım uçağa, Singapur’a geldim. Her zaman ki gibi havaalanından çıkıp ana yolu buldum ve otostop çekmeye başladım. Bir gün önce Couch Surfing üzerinden Vera ile konuşmuştuk beni ağırlayabileceğini söylemişti. Zaten küçücük şehir koşsam bitecek gibi duruyor neyse Adresi bulup evine gittim.sanki yıllardır tanışıyormuş gibi sarıldık Couchsurfing ruhu bu başka söze gerek yok.

-Çantanı bırak hadi gidiyoruz. Dedi

Nereye? Dedim. 

-Tango’ya al bu biralarıda ( dolaptan iki bira çıkardı ) yolda anlatırım.

Atladık arabaya Vera’nın yıllardır geldiği tango stüdyosuna. Fantastik bir ortam, herkes o kadar şık giyinmiş ki, ben daha bu sabah Endonazya’da hamakta uyandım akşamına aynı kıyafetlerle Singapur’da Tango yapan insanların arasındayım. Hayat ?

  

Tango’dan çıkıp eve gelince, uzundur ihtiyaç duyduğum rahatlığı buldum. Öyleki otostop, tırmanış yada kamptan sonra normal bir yatakta yatmanın keyfi bambaşka birşey, o zaman çok daha anlamlı oluyor. 

 

Sabah dinlenmiş bir şekilde kalktım, kendime kahve yaptım birde güzel bir müzik ile kahvaltı yapınca nasıl de-şarj olduğumu hissettim. Vera’ya diyorum ki, ben şimdi bu enerjiyle buradan koşarak Malezya’ya kadar giderim! Gülüyoruz..
Öğleye doğru çantamı topladım , Vera’ya sarıldım geçici bir süre ayrıldım evden. Daha önceden Facebook’tan Ulaş bana yazmıştı, “Emre Singapur’a geldiğinde bende kalabilirsin”

-Şöyle demli bir çay içersek neden olmasın 😉
 Adresi alıp evine gittim. Birde ne göreyim, benim için mütavazilik deyince akla gelecek insanlardan. Harika bir evi var iki yabancı ev arkadaşı ile yaşıyor. Hemen çay demledi, biraz oradan buradan konuştuk. Nasılda özlemişim türk çayını, muhabbetini.
Ulaş, Elektrik mühendisi burada 1 yıldır yaşıyor, daha geçenlerde Dünya Turuna çıkmaya karar vermiş ve işinden istifa etmiş. Bunu duyunca ben heyecanlandım, hemen başladık üzerine konuşmaya, ne biliyorsam anlattım uzun uzun konuştuk, harika bir macera bekliyor onu. Şimdiden yolu açık olsun.
Akşama Çin yeni yılı kutlaması için ünlü meydan Marina Bay Sand olduğu yere gittik, dev ışıklı binalar arasından geçip yeni yıl için düzenlenen meydana geldik. Şuanda Dünya Turunda olan Kerimcan Akduman’da ulaşta kalıyor bir süre sonra oda bize katıldı bu vesileyle onunlada tanışmış oldum. Havai Fişek gösterileri lazer showlar derken eve döndük. Aldık ulaşı aramıza sen şimdi dünya turuna çıkacaksın ya….

  

Ertesi gün evde pinekleyerek geçirdim dinlenmeyi özlemişim, akşam a doğru Vera ve arkadaşlarıyla buluşmak üzere evden çıktım, Yeni yıl kutlamaları bir hafta sürüyor, gittik yine Marina meydana şarkılar, havai fişekler,lazerler derken birde geleneksel olan altın yakalama anına denk geldik. “Tanrı”nın elinden kağıt parçacıkları halinde havaya altın püskürtüyorlar bunlardan havada ne kadar yakalarsan o yıl o kadar zengin oluyormuşsun. Ben şans eseri bir tane yakaladım 🙂

  
  

O akşam Vera’larda kaldım. Sabah yine blues müzik, kahve sakin bir kahvaltı yaptıktan sonra aldık bir şişe şarap atladık bisikletlere, neredeyse baştan başa pedalladık o gün Singapur’u, ardından Ulaş’da katıldı bize, bu iki güzel insan tanışsın istedim ikisinde birbirinden iyi neyse Marina Bay Sand manzarası eşliğinde şaraplarımızı içip gün bitti derken, Çin yıl başında geleneksel olan aile ile akşam yemeği yeme davetine nahil oldum. 

– Emre akşam yemeğe gelsene babam kardeşim ben Çin lokantasına gideceğiz

Eminmisin, bu aile ile olan özel bir yemek değil mi?

 – Evet ama babam’da kardeşimde çok rahat insanlardır, beraber gidelim.

– peki o zaman 🙂
 Yemek davetine hayır diyemiyorum. Hafif çakır keyif restorana kadar pedalladık. O gün hayatımda ilk defa Çin yemekleri yedim hemde Çubuklarla. Bu güzel deneyim için Vera’ya çok çok teşekkür ederim. 

  
Singapur’a geldiğimde bir gün kalırım sonra hemen kaçarım diyordum, ama burası nedendir ilginç bir şekilde beni bağladı bir türlü ayrılamadım. Bir akşam Vera arkadaşları, Ulaş ve yeni tanıştığım yine burada yaşayan Ece ile hep beraber Clarke Quay meydanına gittik. Dans akşamı! Çok da güzel dans ediyorlar, kıskanmadım değil. Biz ulaşla böyle baka kaldık, kıvırıp duruyoruz ama çok belli yani oranın adamı değiliz, bizde onlara bildiğimiz dansı, halayı öğrettik tüm bar’ı halay çekerek dönüp duruyoruz.

 

O gün Ecelerde kaldım, bana humus yapmış bildiğin humus ya, Nasıl da güzel olmuş. Dedim sen benim Hatay’lı olduğumu biliyormuydun? Memleket hasretimi bir nebzede olsun giderdim.
Malezya’da bir arkadaşım ameliyat olmuştu, o sürekli aklımda idi ama yanında birileri var diye rahattım şimdi durumuda biraz kötüleşince sabah kalkar kalkmaz çantamı bırakıp yola koyuldum. Ece sağolsun bana yollukta yaptı, Şimdi yanındayım biraz daha iyi bugün,iki gün burada kalıp tekrar Singapur’a dönecem. Dualarınızı bekliyor, çabuk iyileşip Türkiye’ye dönmesi dileğiyle…

   
     

Mavi Lav/Ateş İjen Volkanik Yanar Dağı Tırmanışı | Endonezya, Jawa Adası

Yükseklik: 2.799 m

Son püskürme tarihi: 1999

Yükselti farkı: 1.218 m

İl: Doğu Cava

Heyecan dorukta içim kıpır kıpır hayatımda ilk defa aktif Volkan’a tırmanış yapacam, böyle bir yerin varlığını öğrendiğimden beri yerimde duramıyorum. 2 gece uykusuz olmama rağmen otostopla IJen Volkanına doğru yola koyuldum.
  

Saat gündüz 3 e geliyordu ana kampa geldiğimde otostopla beni bırakan pikapa teşekkür ettim, gelirken dev gibi ağaçların olduğu bir ormanın içinden küçücük yollardan geçip yaklaşıp 1500 metre rakım’a geldik , hava epey soğudu çantanın en altından uzundur kullanmadığım çeketimi çıkarıp giydim üstüme.

 

Ana kamp yeri sakin duruyordu, Parkuru yürürüm geceyi orada beklerim demiştim ama zehirli gaz var diye uyardılar. Bende hamağımı açtım, biraz kestireyim otostop biraz yordu. 
Hamağı bağlarken 2 İsveçli ile tanıştım, çok iyi iki tatlı insan, hemen kaynaştık geceyi bekleyene kadar etrafı keşfe koyulayım dedik, ormana daldık, bir iki saat 1999 da Volkan’ın yaktığı doğayı gezdik inceledik güzel bi gün batımı izledik beraber sonra biraz kestirelim dedik. 

  
Nasıl heyecanlıyım, acaba nasıl bir yer, lavları görebilecekmiyim diye sürekli insanlara sorular soruyorum….Neyse alarmı gece 1 kurup uyuduk. Hava epey soğudu ilerleyen saatlere doğru, çantamda ne varsa üzerime giydim pek fayda etmedi. Saat 1 e kadar yarım yamalak kestirdim, uyanınca etrafıma bir baktım her yer çadır bir sürü insan gelmiş, bizim isveçlileri uyandırdım bir şeyler atıştırdık sonra baktım Giriş ücretliymiş, ormana giriş ücreti mi olur yahu dedim ama sonradan anladım nedenini. Sağolsun benim yerime ödedi İsveçli güzel insan, ücretli olduğu bilmiyordum yanımdada hiç nakit yoktu zaten. ( 10 dolar )

Ve macera başlıyor…

yaklaşık 1000 kişi varız patika yoldan Volkan’a doğru yürüyoruz herkesin ellerinde fenerler sanki savaşa gidiyoruz, saat gece 2 ye geliyor. Hafif bir sis var, uzun dev gibi ağaçların arasından dik ve kıvrımlı yollarda yürüyoruz. 

  
Ortalama yarım saat tırmanıştan sonra sis iyice arttı göz gözü görmez oldu, dik ve bir o kadarda ürpertici bir rota. Sağlı sollu önce ve kadınlar dayamayıp yenik düştüler, nefes darlığı çeken ve bayılan insanlar görüyorum etrafımda. Yavaş yavaş Volkan’ın kokusunu almaya başladık, girişte verdikleri gaz maskesini taktıp yola devam ettik, başlangıçta olan insanların çoğu yoktu, ya nefesleri kesilmiş yada bayılmış kenarlarda yatıyor bir sürü insan. 

  
En son sportif insanlar kaldı, ortalık iyice ıssızlaştı adete bir filmin içindeyim. Kimi zaman sis ve duman o kadar geliyor ki kafa ışığını ayaklarıma tutup küçük küçük adımlarla ilerliyorum. Bizim İsveçlileri kaybettim tek ilerleliyorum.
  
Yaşlı ama sportmen amcalarında arkada bırakınca 3-5 insan kaldık. Karşımdan arada sırada omzunda sürfür taşıyan insanlar geliyor, gece sislerin içinden onların gelip geçişini görmek ürpertici. Duyduğum tek res gaz maskesinden gelen nefes alıp verme sesi…

  
Zirveye gelince, Volkan’ın içine doğru inmeye başladık, işte asıl zorlu kısım burası…
Sonunda dehşet bir yoğunlukta sülfür kokusu ve duman sardı heryeri, herhalde volkan püskürdü alevler üstüme üstüme geliyor dedim, gözlerim yaşardı gözümü açamıyorum, nefes almak mümkün değil maske olmasa çoktan bayılmıştım oraya…
  
Biraz daha aşşağıya inince sülfürün kaynağını gördüm, ve orada çalışan insanları… 

  
Ve sonunda gözümün nuru, mavi ateşi buldum. Efsane bir manzara, doğa harikası büyülenmemek elde değil…. 

   

 

Öyle bir duman var ki nefes almanın mümkün olmadığı, gözlerinden şelale gibi su aktığı bir ortamda bi yandan ateşten kaçıyor bir yandan bu doğa harikasının fotoğrafını çekmeye çalışıyorum. İnanılmaz bir şey, alevlerle karşı karşıya olmak sıcaklığı hissetmek… Aniden bi püskürse olsa oracıkta bir canlı kalmaz ama yinede bu manzarayı görmeye değer sanırım.

  
Çok uğraştım güzel bir kare çekebilelim diye 1 saatlik uğraşın sonunda şans eseri bir an açıldı dumanlar kamera gördü benim gördüğüm gibi…

Buraya bunun için gelipte göremeyen çok insan var, dönüşte bir sürü insan gördün mü diye sordu fotoğrafları gösterdim nasıl şaşırıyorlar bende mutluyum tabi başardım!

Hayatımın en güzel deneyimidir!


Mavi Ateş’e Nasıl ulaşım sağlanır?

Doğu Java’nın Banyuwangi şehrinden taksi veya otostopla 2 saatte ana kamp yerine gelebilirsiniz. Sonrası 4 saatlik dağ tırmanışı.

Bali’ye gitmek için 12 neden

1- Dünyanın surf merkezi Bali
  

Dünya’nın bir çok profesyonel sörfçülerin  burada yaşadığı Bali adası, surf konusunda dünya üzerinde hala bir numara. 2 saatlik bir eğitimimle burası surfe başlamak için harika bir yer.

2- Şelaler Cenneti

  

Bali’nin batısından doğusuna her yeri keşfedilmeyi bekleyen doğa güzellikleriyle dolu. Git git şelaleri, iki kadeh ve bir şampanya ile tam bir keyif arayanlar için biçilmez kaftan.

3- Birisi Dalış mı dedi? Sizi Bali’nin eşsiz sularına, akvaryumuna alalım


Bali’de dünyanın hiç bir yerinde olmayan deniz canlılarını görebilirsiniz.  Üstelik dalış fiyatları öyle sandığınız gibi uçuk değil. 1 saatlik iki kişi dalış ücreti 20 dolar’a bulmak mümkün.


4- El işciliği sanatı konusunda üstlerine yoktur

 

Ahşap oymacılığından, taş yortancılığına buradaki el işçiliği sizi hayran bırakacak. Her ayrıtınsına kadar ince ince nasıl çalıştıklarını görmeniz gerekiyor.

5- Gece hayatı için : ” Her gece Cumartesi gecesi ” tabiri bali için söylenmiş

 

Burada gece partiye gitmek için cumartesi akşamı beklemenize gerek yok. Bu görüntü Çarşamba gecesinden Sky Garden

6- Harika plajları size Maldiviler aratmayacak

 7- Tapınaklar her köşe başında değil, her evin bahçesinde. 

 

8- Yılın her günü hava sıcaklığı ortalama 30 derece

 

Bali’de iki mevsim var, ıslak sezon ve kuru sezon. Hangi sezonda olursanız olun hava sıcaklığı hep aynı 25-35 derece arası

9- Aktif Volkanların üstündeki dumanları görmek mümkün

 

10- Sıcaksu, kaplıcalar doğanın içinde huzur yerleri

 

Bali’nin doğusunda yer alan bu kaplıcalar, henüz daha turistler tarafımdan keşfedilmememiş. Yağmurun sürekli yağdığını bu dağın yamacında sıcacık bir su içinde olmak gibisi yok.

11- Maymunlar Cehennemi

 

Maymun sevdalılarına güzel haber, bu adada maymuna doyacaksınız.
12- Prinç Terasları


Bali’nin neredeyse her yanı yeşyeşil, bunun büyük bir bölümünü pirinç tarlaları oluşturuyor.

Hindistan’da Trene Kaçak Binme Rehberi

47 gün boyunca tüm Hindistanı bir kere bile tren bileti almadan sadece trenle gezdim. Kuzeyinden Güneyine, Doğusundan Batısına…bu kimilerine göre etik gelmeyebilir ama benim gibi parası olmayıpta yolda olma aşkıyla yanıp tutuşanlara rehber olması ümidiyle yazıyorum.

Önce biraz trenleri ve bölgeleri tanıyalım

Treni oluşturan 3 bölüm vardır. Bunlar

1.Sınıf > Sleeper > 2. Sınıf ( genel sınıf )

Bizim ilgileneceğimiz kısım sleeper ve 2. Sınıf.
Trenlerde Hindistanın güneyinde daha az kalabalık, kuzeyinde ise müthiş bir kalabalık vardır. Bunu neden söylüyorum, anlatacam.
Tek kural var asla biletinin olmadığını kabul etmeyeceksin. O bileti sen aldın. Yada aldığını sanıyorsun…
Trick şurada aslında “Online Rezervasyon

Nasıl Kaçak Binilir?

Trenlerin sadece saatlerini öğrenip platforma gidiyosun tren gelince keyfine göre rahat gitmek istiyorsan sleeper vagonlara biniyosun, yok aksiyon yaşamak istiyorsan halkın bindiği second class yani genel sınıfa biniyosun. İkisinin arasında ki fark second class hiç bir zaman bilet kontrolü olmaz ama oturacak yeri zor bulursun. Sleeper çoğu zaman kontrol olur ama kontrolü aşmanın en 5-6 tarafımca denenmiş başarılı yolu var. Sleeper binerken kapının yanında 1- 65 arası yatak listesi olur isimlerin yazdığı listede boş olan numaraya senin yerin.

Durum 1

Kondoktör gelir ve geçer sen uyuyor numarası yaparsın turist olduğun için kontol etmeye yeltenmez bile. Bu daha çok Güneyde olur.

Durum 2 

Kondoktör gelir ve biletini sorar, Sen tabi diyip çantanda aramaya başlarsın tüm kağıtları çıkarıp inceler bakar bakar bir türlü bulamazsın zaten olmayan bileti beklemekten sıkılır ve gider.

Durum 3



Kontoktör gelir bileti sorar çantandan ararsın uzunca bir süre bulazsın eski kağıtları bakar durursun oflar puflarsın bir süre sonra bileti online aldığını ama printi kaybettiğini söylersin. Elinizde li listeye bakabilirmisin diye rica edersin 5dk sürer bakması ismini göremez ve pes eder gider, inatçı çıkarsa aldım bileti işte bu kartla felan deyip haklı olduğu turist olduğu bastırırsın. Bileti aldığını ama listeye isminin yazılmadığına inanır. Sonra gider, genelde bu işlem daha kolay olur. Bana hiç olmadı ki size oldu diyelim. Zorluyorlar bilet diye,trenden atmak istiyorlar. İn trenden bir sonraki çok geçmeden gelecektir. Kaybedecek bir şey yok. Diyelim ki polisi sokmak istiyor işim içine aldılar götürdüler en kötü senaryo oldu, o zamanda ben online aldım sanıyordum diyebilirsin. Online alımlarda sms geliyor telefona arkadaşım benim için aldı gibi bir şey söyleyebilirsiniz.

Durum 4

 

Kondoktör gelir bileti sorar, pasaportu verirsin tekrar bileti sorar ” no english “?” dersin beden diliyle bir şeyler saçmalarsın ama hiç ingilizce konuşmak yok aynı süreç olur. Olmadı hala bekliyor bekle diyip baş parmakla aramaya devam. Listeye bakar bakar bakar ve gider uyumaya devam.

Durum 5

Kondoktör gelir, biletini sorar tamam bekle diyip arkadaşımdan almaya yan konpartmana gidersin ( çantanın güvenli olduğuna emin olarak ) bir kaç vagon geçer oyalanırsın Kondoktör vagonu bitirince geçersin uyumaya devam. Her vagon için ayrı Kondoktör var. Yada her iki vagon için. O yüzden bir kaç vagon gitmek iyi olacaktır.
Yukardakilerin hepsi sen uykuda yakalandığında yada koltukta/yatakta oturken olduğunda uygulayacağın durumlar şimdi sen kontrolcüyü gördüğünde neler yapabilirsin onu anlatayım.

Durum 6



Kontoktörler bazen toplucua gelir 4-5 kişi bazen her biri başka koltuk aralığına bakarken sen onu zaten görürsün tuvalete gider 15-20 dk oyalanırsın çıktığında ortalıkta kimse olmaz en az 4-5 saat 2. Bir kontrol olmaz. Tuvaletleri hiç bir zaman kontrol etmezler
Eğer hiç biri olmadı, seni trenden atmak istiyorlar itiraz et masum bir şekilde çirkefleşmeden tren durunca onlar gelmeden inip 2. Sınıfa git. Trenler 30-40 vagondan oluşuyor seni trende bulması İM- KAN-SIZ. Ben hiç trenden atılmadım.

Şimdi ben yüz göz olmak istemiyorum rahat rahat yine bedava gideyim dersen seni second classa alalım 3 gün yol gitsende kimse gelip kimsin nerden gelip nereye gidiyosun diye sormaz. Hatta turistleri orada görünce baya ilgi gösterip yer veriyolar, uyuman için bağaj bölümünden çantasını alıp sana yer açıyorlar. Güzel bir deneyim olabilir. Sabah kalktığında çay ısmarlaryan güzel insanlar var.

(Genel sınıftan bir manzara )

Yaptığım en uzun tren yolculuğu Varanasi – Mumbai arasında idi yaklaşık 4 saat de bir Kondoktör değişiyor yolcular değişiyor ve hep kontrol var. Bu en zor olanı idi. Toplamda 45 saat yolculuk yaptım trenden inmeden.

En kolay hatlar

Mumbai – Goa (8 saat)
Sadece bir kere mumbaiden sonra ki durakta kontrol oluyor. Sabaha kadar kimse gelmiyor.

Kochi – Banglore (8 saat)

Adam hemen inandı, 1 dk konuşmam yetmişti.

Jaipur – Delhi (4-5 saat)

Tren o kadar kabalık ki Kondoktör yere bile yok.

Delhi – Agra

3 saatlik bir yol olduğu için sıra gelmeden trenden iniyorsun

Not : Paranız varsa biletinizi alınız
Seyahatla kalın efenim